Bugünlerde…

6 yıl, 8 ay, 2 gün… Şu an yaşamakta olduğum evde, tam olarak bu kadar süreyi devirmişim. Bu evde gereğinde fazla uzun süre yaşadığımı düşününce hesapladım süreyi… Hayatımdaki yedinci evim… Bundan önce yaşadığım evlerde sırası ile; 5 sene, 6 sene, 7 sene, 2 sene, 2 sene ve bir başka 2 sene daha geçirmişim. 6 yıl 8 ay, bana alışkanlıklarımdan mı fazla gelmeye başladı, evden pek de hoşnut olmayışımdan mı bilmiyorum. Tuhaf olan şey ise çok başka: 6 yaşımdan 12 yaşıma kadar yaşadığım ikinci evimde, aslında ne kadar da az süre geçirmiş olduğum. Sadece 6 sene…! Çocuklukta geçen zaman ne kadar da izafi… O 6 senenin bendeki hissiyatı bir 14 sene filan… Çocukken zaman ne kadar ağır akıyor, yetişkinliğin tersine. Yetişkinlikte, her geçen gün benzer şeyleri yapıyor ve yaşıyoruz. Hayatlarımız tekdüze, tek boyut… Zaman ise olanca hızıyla dolup boşalıyor. Dolup boşalıyor…

Birbirinin aynısı günler serisinin bu tuhaf sezonunda, ikinci ay bitmek üzere. Yemekler pişiyor, yemekler yeniyor. Bu süreci galiba en çok tencere, tabak ile hatırlayacağım. Geçen son iki ay bana evde yapılamayacak hiçbir yemek olmadığını öğretti. İnsanın maharetli eli, her yemeği pişirmeye muktedir imiş. Bugün Ali Nazik pişirdim. Ne zaman bir kebapçıya gitsek söylediğim yegane yemek… Yarım saatimi aldı. Lezzeti de herhangi bir kebapçıda yediğimden farklı değildi. Bir daha dışarıda Ali Nazik yemem, haşlanmış yumurta sipariş etmekten bir farklı kalmadı artık benim için.

İlerleyiş gösterdiğim bir başka konu ise, kızım için türlü türlü oyunlar geliştirmek. Tuvalet kağıdı rulolarını ve şişe kapaklarını asla atmamak gerekir imiş. Onu da öğrendim. Kayıtlı olduğu oyun grubunun son iki ayki programı Zoom üzerinden veriliyor. Çocuklar, ekran karşısındaki öğretmeniyle değişik aktiviteler yapıyorlar. Çocuklar dediysem, anneler. Anneler yapıyor. Ben ve diğer iki anne. Diğer türlü, 3 yaşındaki çocukları kısa bir süreliğine olsa bile bilgisayar karşısında tutmak imkansız. Onu bu şekilde, derslerde takındığı tavrı izlerken kızım hakkında çok şey öğreniyorum. Neleri seviyor, nelerden hoşlanmıyor… Müziğe ve dansa çok hevesli. Boyamaktan çok keyif almıyor, içinde hayvan olan hikayeleri daha çok seviyor… Gözlemlerim beni zamanın ötesine taşıyor bazen. Büyüyüp bir yetişkin olduğunda, nasıl biri olacağını tahayyül etmeye çalışıyor ve heyecanlanıyorum.

Kızım için gün bittiğinde, kalan sağlar bizim oluyor. Anne ve babanın zamanı başlıyor. Birlikte günün kalan 2-3 saatine anlam kazandırmaya çalışıyoruz. Çoğunlukla Netflix. Bazen kutu oyunları, çocuk o kadar da yormamışsa şayet… Film zevklerimiz apayrı tabii. Benim içimde 6 yaşında prenses kostümü giymiş bir kız çocuğu yaşıyorken, onun içinde ışın kılıcını oradan oraya savuran bir oğlan var. Hiçbir şekilde ortak paydada buluşamıyoruz. Herkesin zamanı kıymetli, ve kulaklıkları çekip kanepenin iki farklı köşesine çekilmek çok kolay. Neyse ki La Casa del Papel derdimize çare oluyor. İlk sezonu izlediğimizde kızımın bebek viyaklamalarıyla durdururduk diziyi, şimdi “anneeeee gel” diye bağırana kadar bitirmeye çalışıyoruz son sezonu. Diziyi hiç sevmiyorum. 5.sezon çıksa yine izleyeceğiz, ondan da şüphem yok. Sonra, 1 senedir listemde duran bir diziyi getiresim geliyor gündeme: the Handmaid’s Tale. Aynı isimle yazılmış distopik bir roman uyarlaması. Distopya çok ilgimi çekmiyor, keza distopya konulu filmler ve kitaplar da… Ama bu diziye bir şans vermek istiyorum. Başrol oyuncusuna Mad Men’de doyamadığımdan belki… Ya da sürekli Imdb listelerinde karşıma çıkmasından. Eşimle bir kulaklığın iki ucunu paylaşıp kuruluyoruz bilgisayarın karşısına. Konu, distopyadan mütevellit çok enterasan. Öylesine bir hayal gücü… Yine de ilk başta içimi açtığını söyleyemem. İlk 1 hafta, her akşam 1 bölüm izliyoruz. İkinci hafta, günde 2 bölüme çıkıyor, 3 bölüm izlediğimiz de oluyor. Bana kalsa, sabaha kadar oturup tekrar tekrar izleyeceğim de eşim dizginliyor. Seyrettiğim en güzel işlerden. Her bir sahnesi, fotoğraf karesi adeta. Renkler: gözlerin renkleri, elbiselerin, taştan duvarların, ağır buyur döşenmiş odaların… Oradan buradan süzülen ışık huzmeleri… Biblo gibi konumlandırılmış oyuncular… Övgü sözcükleri ile kalabalık yaratıp sıradanlaştırmaktan korkuyorum bu yapıtı. Harika. Bir, iki tuhaf bölümü saymazsak, hepsi şahane. Son sezonda, sonlara doğru bir bölümden o kadar etkileniyorum ki; ekrandan gözümü ayıramıyorum. Derken dizi bitiyor sahne kararıyor: hooop Türkçe bir isim yansıyor ekrana. O neydi ya diyorum, başa sarıyorum. Deniz Gamze Ergüven ismi ile karşılaşıyorum. Koltuklarım kabarmıyor değil. Diğer yandan da sanatına çok imreniyor ve gıpta ediyorum.

Kendime günü doldurmak için hoşuma gidecek ve çok da orijinal olmayan bir aktivite daha buluyorum: Yeni bir dil öğrenmek. Youtube karşıma poliglot bir babanne ile torunun 7 farklı dildeki sohbetini çıkarıyor. Dil öğrenme hevesimin hala kendini koruyor olduğuna içten içe sevinip, eski dost Duolingo’ya geri dönüyorum. Elim Fransızca’ya gidiyor. İçeride 4 ay boyunca çalışıp atladığım seviyeler var. Ama ihtiyacım olan biraz da yeni bir şeyler… Önce Korece deniyorum: Tamam, o kadar da yeni olmasına gerek yok. (Birbirine çok benzeyen sesler ve çizgiler alfabesi.) İspanyolcayı seçiyorum. Neticede son 1 ayımı, günde 10 dakika İspanyolca alıştırmalar yapmakla geçirir oldum. Çoğunlukla Latince gibi ama Arapça gibi de. “Para”ya “dinero” deniyor. İnşallah vari bir sözcükleri bile var: “ojalá”. (ohala gibi okunuyor.) Ters noktalama işaretleri ve değişik telaffuzu ile öğrenmesi çok keyifli bir dil.

İlk basımı 1987 senesinde yapılmış, içerisinde “meditasyon kaset önerileri” bulunan bir kişisel gelişim kitabını bitirdikten sonra, tamamen sezgilerimle iki tane kurgu roman seçiyorum kendime kitaplıktan. Biri “Zamanı Durdurmanın Yolları“, ikincisi ise, “İkinci Hayatın Tek Bir Hayatın Olduğunu Anladığında Başlar”. İlk kitap bana Paris’te Gece Yarısı filmini çağrıştırıyor: Shakespeare’ler, Fitzgerald’lar… Çok şahane bir kurguya sahip değil bence. Yine de, araya serpiştirilmiş notların ve daha öncesinden hiç aşina olmadığım tarih bilgilerinin beni alıp götürdüğünü söylemem gerek. İkinci kitap henüz bitmedi. O da biraz “Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer” havasında ve güzel gidiyor. Nihayetinde sezgilerime güvenip, tam da ihtiyacım olan iki kitabı kitaplığımdan çıkarıp okumanın mutluluğu içindeyim.

Hızla dolup hızla boşalan zaman, böyle akıyor benim için bugünlerde… Bahsedip yavaşlatmak istedim biraz. Yazayım burada da kalsın dedim. Burada kalınca, bir o kadar da tadı kalıyor damağımda çünkü…

Sevgilerimle. BV.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s