Korona Günlükleri – 4

Dün çok uzun süredir takip ettiğim bir blogger’ın malum korona günlerine ithafen altıntıladığı şöyle bir yazıya denk geldim: “Şu günleri evde elektrikler kesilmiş de yerlerinizden kımıldayamıyormuş gibi düşünün. El yordamıyla bir mum yakın ve hayatınızı yoluna koymaya gayret edin. Bilin ki, elektrikler tekrar gelecek.” Benzetmeye hayran kaldım… Elektriklerin akşam saati çat diye kesilip, uyuyana kadar gelmediği eski zamanlar aklıma geldi. İçinde aynı zamanda bir radyosu bulunan ağırca bir ışıldağımız vardı; onu bulup çıkarırdık bir yerlerden ilk önce. Bazen şarj edilmemiş olurdu, kızardık birbirimize. Yine o kalın beyaz mumlara kalırdı aydınlatma. Televizyon ekranının zifiri karanlığa bürünmesiydi, en sıkıcı yanı. Hayıflanmalarımızsa bir noktaya kadar sürerdi, hepimiz ellerimizde birer mum ile odalarımıza çekilmek istemediğimizden orta yerde birleşirdik. Oyun oynar, sohbet ederdik. Sıvılaşan mumu kağıtlara döker, şekiller çıkarırdık. Sessizlik ve karanlık bir süre sonra o kadar rahatlatıcı gelirdi ki, “amaaaan iyi ki gitti elektrikler, kafamız dinlendi biraz” moduna gelirdi büyükler. Biz, çocuklar hala televizyonun bir zaman sonra açılacağı umudunda olurduk. Çocukken “kafa dinlemeye” hiçbir şekilde ihtiyaç olmuyor çünkü. 🙂 Sonra yatardık, sabah olurdu. Elektrikler gelmese bile, günışığımız gelmişti ya; derin bir “ohh” ve “şükür” de gelirdi beraberinde… “Sabah oldu bak!”, hakikaten hangi elektrik kesintisi sonsuza kadar sürer ki zaten?

Kendim ve yakın çevremde olayların şu sırayla idrak edildiğini gözlemliyorum. İşe, şaşırmakla başladık. Şaşkınlık, “nasıl olacak acaba?…” soruları ile devam etti. Sonra nasılını öğrendik ve evlere kapandık. Unlarımızı, mayalarımızı stokladık; bakliyatlar, makarnalar yerlerini aldı. Ekmekler yoğuruldu, denenmeyi bekleyen tarifler pişirildi, afiyetle yendi. Envai çeşit uzaktan konuşma aplikasyonu indirip, zamanında imkanımız olmasına rağmen üşenip de buluş(a)madığımız yakınlarımızla sohbetler ettik. Çocuklar için yaratıcı aktiviteler geliştirdik. Konserveler hazırladık. Kitaplar sipariş ettik, meydanlar okuduk… Bir düzen oturttuk derken, işler yavaştan sıkıcı bir hal almaya başladı. “Daha ne kadar sürecek?!”… “Bitsin artık!” Arama motorunda, dünyadan bu kara bulutların ne zaman kalkacağına ilişkin yazılmış yazıları arıyoruz şimdilerde… Ekmek yapmayı bıraktık, tarif kitaplarını bir kenara kaldırdık. En iyi bildiğimiz ve muhtemelen pişirmesi en kolay yemeği tekrar tekrar pişirip yiyoruz artık. Bu aralar trend bu. Sonrası ne olacak bilmiyorum. Bildiğim şey, dünyayı kara bulutlardan kurtaramayacak olsam da, halet-i ruhiyem için yapabilecek bir şeylerin olduğu…

Bu konuyla ilgili iki şeyden bahsedeceğim şimdi. İkisini de şu an adını anımsayamadığım farklı kitaplardan öğrendim. İlki: “İrade Yorgunluğu”, ikincisi ise: “Mutluluk Seviyesi”.

İrade Yorgunluğu

İrade yorgunluğunu tanımlayabilmek için bir üniversite şöyle bir çalışma gerçekleştirmiş. Üç farklı denek grubu oluşturmuşlar. Üç denek grubuna da, deneye gelmeden en az 3 saat önce yiyip içmeyi kesmelerini tembihlemişler. Deney günü, üç denek grubunu, üç ayrı gözlem odasına yerleştirmişler. İlk denek grubunun önüne, bir tabak dumanı üstünde çikolatalı kurabiye koymuşlar ve onlara kurabiyelere asla el sürmemeleri gerektiğini söylemişler.

İkinci grubun önüne, bir tabak doğranmış turp ile bir tabak yine aynı taze kurabiyelerden koymuşlar. Gruba, “istediğiniz tabaktan alıp, yemekte özgürsünüz.” demişler. Üçüncü gruba ise hiçbir yemek verilmemiş.

Üç gözlem grubu da 30 dakika boyunca tek taraflı camdan izlenmiş. Düşündüğünüz gibi, birinci grubun bu gözlem sürecinde en çok zorlanan grup olduğu tespit edilmiş. Deneyin asıl konusu ise, bundan çok farklı: 30 dakikanın nihayetinde, üç grubun üyelerine tek tek soru kağıtları dağıtılmış. Uzmanlar, soruları dağıtırken, “şimdi sizden en zorlu matematik problemlerinden oluşan bir soru setini cevaplamanızı istiyoruz.” demişler. Böyle söylemelerinin amacı, deneklerde “soruların çözümü çok zor” algısını yaratmakmış. Sorular esasen, basit seviye matematik bilgisi olan herkesin çözebileceği türdenmiş. Soruları çözmeleri için oldukça kısa zaman tanınmış deneklere. Süre boyunca ilk gruba ait deneklerin agresif tavırlar gösterip, deneyin niteliğine sayıp sövmeye başladığı görülürken; en sakin kalıp sorulara odaklanan kısım ikinci grup olmuş. Üçüncü grup ise, genelde soruları çözme eğiliminde imiş ancak, devam edemeyeceğini söyleyip, boş kağıt teslim edenler de olmuş.

Deney tamamlandıktan sonra uzmanlar, “irade yorgunluğu” kavramını tanımlamışlar. Gün içerisinde karar mekanizmamızı günlük işlerden, ailevi kararlara; işteki görevlerimizden, kendimize dair çok fazla sayıda unsur için çalıştırıyoruz. Sonuda irademiz iflas eşiğine geliyor. Ya algılarımız bozuluyor ve konuyu çarpıtırarak yanlış yargılara varıyoruz ya da, o karar noktasını tamamen ortadan kaldırıyoruz. “Bir de bununla uğraşamayacağım, her şey üstüste geliyor!”

Bu günlerde irademizi yoran en büyük konulardan biri şüphesiz ki bir salgının varlığı. Salgın tek başına yeterli değilmiş gibi, salgından mütevellit yüzleştiğimiz başka zorluklar da oluyor. Dışarı çıkmak istiyoruz, çıkamıyoruz. Gitmek istediğimiz yerlere gidemiyoruz. Sevdiklerimizle fiziksel vakit geçirmeye, onların yardımına, desteklerine ihtiyacımız var ama bu ihtiyaçlarımızın giderilmesine imkan yok. Ekonomik olarak etkilenip etkilenmeyeceğimizi düşünüyoruz. Bu gibi düşüncelerin her biri bizi birer karar döngüsüne sokuyor. Döngü içerisinde gereğinden fazla kalıp, bitap düşen irademize bir de, “hadi kalk git, toparlan, mutlu olalım biraz.” diyoruz. Hayattaki her şeyin içinden çıkılmaz bir hal aldığına kanaat getiren irademiz, “iki artı iki işlemini, integral denklemi olarak görmeye başlamış.” bile…

Böylesi bir durumda düşmüş isek, sakin kalıp derin nefesler almaktan başka bir çaremiz kalmıyor. Önemli olan irade kaslarımızı bu kadar zorlamayarak, onun gücünü tüketmememiz. Bunun için, ŞU AN, tam da şu andan bahsediyorum, şu an sizi etkileyecek kararları alıp, gerisini zaman içerisinde halletmeye bakın. İçinde bulunduğunuz an neyin önemi varsa, onlara odaklanın. An’da ve kendinizle kalın. Bunlar dışındaki hiçbir şey için iradenizi yormayın. Böyle yaparak, iradenize sizi daha mutlu ve huzurlu kılması için ihtiyaç duyacağı gücü sağlamış olursunuz.

Mutluluk Seviyesi

Bir teoriye göre, DNA’larımızda mutluluk kapasitemizi belirleyen bir kısım var. Başka bir deyişle, ortalama mutluluk seviyemiz, bizlere büyük oranda atalarımızdan miras. Bu genetik bilgi ile, normalize mutluk seviyemiz 1’den 10’a kadar derecelendiriyor. Yetiştiriliş tarzlarımız ve çocukluğumuzun nasıl geçtiği de bu seviyeyi olumlu veya olumlu yönde etkiliyor. Mutluluk seviyesini diğer bir etkeni ise, yetişkinliğe eriştikten sonra mutluluk seviyemizi arttırmak için gösterdiğimiz çaba. Okuduğumuz kitaplar, aldığımız eğitimler, birlikte olup bizi yükselten insanlar hep buraya hizmet ediyor ve tüm bunlar ortalama mutluluk seviyemizi belirliyor. Diyelim ki mutluluk seviyemiz 6 çıktı. Günün birinde aşık oluyor ve aşık olduğumuz kişiyle yuva kuruyoruz. Bu durum bizi çok mutlu hale getiriyor. Zamana bağlı mutluluk seviyemizi gösteren eğri, artarak artan bir hızda 10’a erişiyor ve bir süre buralarda seyretmeye başlıyor. Ancak nihayetinde biz bir 6’yız, eğri de eninde sonunda 6’da sabitleniyor.

Veya da başımıza çok üzücü bir hadise geliyor ve yerle yeksan oluyoruz. Grafik eğrimiz de bizimle beraber dibi boyluyor. İhtiyacımız kadar süreyi 1’de geçiriyorsak da, zamanla eğrinin kafası yukarıya kalkıyor. Öyle veya böyle yine 6’dayız…

Mutluluğun hileli bir sözcük olduğunu düşünürüm bazen. Sanki bir yolu değil de varılacak bir noktayı belirtir… O yüzden kendim için mutluluğu aramaktan ziyade, huzuru temin etmeye çalışırım. Huzur, içerisinde daha farklı anlamlar barındırıyor: Dinginlik gibi… Olduğu haliyle ve dış dünya ile barış içerisinde kalmak gibi…

Benim zamana bağlı mutluluk grafiğimin eğrisi muhtemelen bir EKG çıktısına benzeyecek ve 3 ila 9 arasında gidip gelecektir; terazi burcuyum ben. 🙂 Lakin huzurumu sabit ve üst bir seviyede tutmaya gayretliyim, bu çaba da hayat yolculuğun kendisi oluyor sanırım. Hemen şimdi huzura erişebilirim mesela: gözlerimi kapatıp göğüs kafesimin aldığım nefesle yükselmesini fark etmem kafi. Şu satırları yazarken İstanbul yine başka bir sessiz gününü yaşıyor. Bir karga karşı damda bağırırken, biri bahçesinde yaprakları küremeye girişmiş, duyuyorum… Bu sesleri duymak, huzur katıyor bana. Duyma yetisinde olabildiğime şükretmek: ayrı bir huzur, bu satırları yazmak: başka bir huzur. Bir çocuğun bakışları, gökyüzünün kendisi, güneşin ilk ışıklarını salışı: hep huzur.

Bizler bir şeyleri kontrol altında tutabildikçe güçlü hissederiz. Salgının kendisi konusunda hiçbir kontrole sahip olmadığımız aşikar ancak, kontrol edebileceğimiz çok fazla şey var ve içsel huzurumuzu sağlamak bunlardan biri… Bunu biz kendimiz için yapmazsak, bizim için kimse yapmayacak, yapamayacaktır.

Umutla, sağlıkla ve sevgiyle kalın. BV.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s