İstanbul’un Sessizliği

Şair Orhan Veli, gözlerim kapalı İstanbul’u dinliyorum derken duyduğu sesler aşağı yukarı son iki gündür benim duyduklarımdı belki de… Dün ve ondan önceki gün, İstanbul’da dinlenmeye değer çok ses vardı ve hepsi de çok güzeldi…

İşitme duygumuz etraftaki seslere çabucak uyum sağlıyor ve o seslerle birlik olup hayatımızı sürdürüyoruz. İstanbul’da yaşadığım semti, çok da gürültülü olarak nitelendirmezdim şu iki günü geçirmeden önce. Keşmekeşin ortasındaymışım basbaya. Kuş sesleriyle gözümü açtım sabahlara. Martıların sesleri kumruların kanat çırpışlarına karıştı. Sokaktan geçen tek tük dağıtım arabalarının yanaşmasına ve kapılarının açılmasına irkilip camlara koştum, nedir diye. Onlar bu sessiz dünyanın bir parçası değillerdi adeta. Etrafımda neredeyse hiç ağaç yok ama, bir yerlerde dalların hışırtısı bile çalındı kulağıma… Böylesi bir sessizliği en son telefonun çekmediği bir köyde tecrübe etmiştim. Hissettiklerimi tarif etmem zor: Çoğunlukla hüzün, en tabi hakkımız olan sesleri ancak bir salgın nedeniyle evlere hapsolduğumuz zaman duyabilmekten ötürü…

İki gündür bir gaflet anında cam balkona dönüştürdüğümüz balkonumuzdayız. Camlarını açtık. Evde yer bulamadığımız için balkona iteklediğimiz eşyalarımızla ilgilendik. Balkonda nefes aldık, İstanbul’un bu halini iyice içimize çektik, zihinlerimize kazıdık. Üstten uçan bir karga balkona cevizini düşürdü, yakalar umuduyla cevizi ona geri attık. Martılar her yerdeydi. Her yerde! Güvercinler ve kumrular evlerin damlarını süslüyorlardı. Hayatımda hiç görmediğim cinste minik bir kuşun uçuşunu seyrettik. Karşı apartmanda bizim gibi balkonunu hayata döndürmeye girişmiş birileriyle daha göz göze geldik, selamlaştık… Gözlerimizi parlak maviliğiyle alan gökyüzüyle bakıştık durmadan… Bu esnada, çapraz apartmanın çatısına dikilmiş bir şey çekti dikkatimi. Bu huşu dünyasına ait olmayan başka bir şey daha… Muhtemelen bir baz istasyonu… Kim neden izin verir, bir mikrodalga fırının içerisinde yaşamaya ve çevresindekileri de buna mecbur bırakmaya anlamadım. Böyle nedenlerle arada hüzün kuşları kondu durdu omzuma. Yaşadığım an o kadar narin ve o kadar kırılgandı ki; o hüzün kuşlarını beslemek istemedim fazla. Uçup gitmelerine izin verdim. Tek düşündüğüm kuşlar ve gökyüzüydü…

Yaşadığım mahallede ve çevre mahallelerde hep bahçeli evler varmış eskiden. Ufak bir dönüm meyve bahçesi ve ortasında tek veya iki katlı bir ev. Şehirleşme ile neredeyse tamamı apartmanlara döndürülmüş. Son bir kaç senedir de kentsel dönüşüm altında sevimsiz gökdelenciklere dönüşüyor. Bir kaç ay önce, markette bir teyze ile bir konuda lafa dalmışken evlerimizin aynı yol üzerinde olduğunu fark edip, evlerimize doğru yürümeye başladık. Yaşının 70’ten fazla olduğunu tahmin ettiğim teyze, semte 1960’larda geldiğini söyledi. Fatih’ten gelmiş buraya… Bir süre eşiyle konuşmamış, “ne diye beni bu çorak yere getirdin” diye. “Dışarıya naylon çizmelerle çıkardık, dizimize kadar çamur olurdu.” dedi. Önümüzde uzanan sokağı işaret etti: “İşte buralar” dedi… “Burada her yer bahçeydi kızım“… “Bir de tek tük evler vardı”… Sokak o kadar sıkışık, o kadar karanlık ki hayal etmekte zorlanıyorum eski halini. “Çok şanslıymışsınız” diyorum teyzeye, “şehrin en güzel zamanlarını” yaşamışsınız. “Öyle.” diyor teyze, “evet, biz çok şanslıydık”…

Şu iki gün şehri kendi haline bırakıp, sağına soluna dokunmadık, havasını kirletmedik ya; tek dileğim bu iki günün şehrin selameti üzerinde ufak da olsa olumlu tesir etmesi… Salgın henüz Türkiye’ye varmadan önce, kütüphaneden bir kitap ödünç almıştım ismi: “Altıncı Yok Oluş”. Yakın zamanda bitirdim. Kainata ve üzerinde yaşanmış tüm dönemlere dair bilmediğim onlarca şey öğrendim muhteşem bir kitaptı. Dünya varoluşundan beri, toplam 5 tane yok oluş geçirmiş ve bu konuda yapılan tüm araştırmalar bir başkasının içinde olduğumuza işaret ediyor. Bu yok oluşun sözde en güçlü, en akıllı tür olan bize uğramayacağına inanasımız gelse de, bizler de ekosistemin bir parçasıyız; bir türün yok oluşunun bizim türümüzü etkilememesine imkan yok. Dünyanın bütününün kendine gelmesi için, kaç günlük bir sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli bilmiyorum, olası çözüm de bu değil zaten. Lakin, kati çözümü devletlerden ve organizasyonlardan beklemeden evvel, birey olarak ne yapabileceğimiz konusunda kafa yormakta fayda var. Şehrimizde, dünyada görmek istediğimiz değişiklikler bizlerde gayet vücut bulabilir. Gerektiği kadar tüketerek, hareket halinde olarak, tabi olandan şaşmayarak, dönüşümün içerisinde kalarak bile bir şeylerin değişmesine katkı da bulunabiliriz.

Empati kurmak, türümüzün takdire şayan bir başka kabiliyetlerinden. Bu gücümüzü, sadece kendi türümüz arasında değil, içinde yaşadığımız gezegen ve üzerinde yaşayan canlı cansız her şeye karşı kullanmamız gerekiyor. Bunu kendimiz için, ailelerimiz, sevdiklerimiz ve en çok torunlarımız için yapmamız gerekiyor. Ancak, bu şekilde dönülebilir dönüşü olmayan yollardan…

Daha iyi bir dünya umuduyla ve sevgiyle kalın. BV.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s