Kitap Notları: Öz

Takip ettiğim birkaç yabancı Youtuber’ın sürekli olarak bahsetmesiyle haberim oldu Öz (Orijinali : Essentialism) isimli kitaptan. İşlediği konu itibariyle bir hayli ilgimi çekti. Türkçe baskısı uzun bir süre önce tükenmiş, ben de bir şekilde orijinaline ulaştım. Kitap baya bir süre kitaplığımda okunmayı bekledi, yabancı bir dilde kitaba elin gitmek pek öyle kolay kolay olmuyor. 🙂 Derken başka bir bloggerın okuduğu kitapları paylaştığı bir resimle karşılaştım. Kitapların sırtlarına seri numaralar giydirilmişti: kütüphaneden alınmış ödünç kitaplardı bunlar. Memleketlerde ne güzel kütüphaneler var diye düşünürken, otobüsle önünden defalarca kez geçip, bir kez olsun gitmeye fırsat bulamadığım Atatürk Kitaplığı geldi aklıma. Atatürk Kitaplığı İstanbul Taksim’de Gezi Parkı’nın hemen arkasında yer alan, haftanın her günü ve her saati kesintisiz hizmet veren bir kütüphane. Atatürk Kitaplığını araştırırken diğer kütüphaneleri buldum ve hepsinin kullandığı ortak veritabanına eriştim. Tam bir hazineydi keşfettiğim… İşte arayıp bulamadığım, ingilizcesine de acayip üşendiğim Öz kitabı da orada duruyordu. Okumak istediğim ama baskısını bulamadığım diğer birkaç kitap da… Okuma listemde satın alınmayı bekleyen kitapları bile buldum. En son şehir kütüphanesinden yararlandığımda, çift haneli yaşlarıma geçmemiştim sanırım. Böylelikle kütüphane serüvenim aylardır arayıp bulamadığım Öz kitabını bulmakla yeniden başlamış oldu.

Kitaptan bahsetmeye başlamadan önce, kitabın kötü çevirisine değineceğim. Hayır, yazarın konuşmalarını filan dinlememiş olsam; yazarın kendisinin sığ olduğunu düşüneceğim. Ama tersine, yazar konusuna çok hakim. Konuşurken bile çokça sofistike kelimeyi bir araya getirebiliyorken, yazısının da nasıl olabileceğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Lakin çeviri o kadar başarısız, o kadar kopuk ki… Konuya olan ilgim ve bu kitabı bulmak için olanca zahmete girişim oldu beni kitaba bağlayan. Yoksa, çevirisi itibariyle, çok kolay sıkılınıp bir kenara kaldırılabilir. Baskısının neden devam etmediğine de şaşırmamak lazım haliyle. Başarısız çevirisini bir kenara koyarsak, kitap ufuk açan, okuyanda farkındalık hisleri uyandıran okunmaya değer bir kitap kesinlikle.

Kitap yazarın kendi hayatından bir anı ile başlıyor: Yazarın eşi doğum yapıyor, yeni doğmuş çocuklarıyla beraber hastanedeler. Derken, yazarı danışmanlık verdiği bir müşterisi arayıp toplantıya çağırıyor. Yazar, içten içe asıl yapması gerekeni bildiği halde müşteri memnuniyetinin kayıp görmemesi için daveti kabul edip toplantıya gidiyor. Eşinin yeni doğum yaptığı ve halen hastanede olduğu gerçeği toplantıda açığa çıkıyor. Müşterisi, yazara dönüp, yeni doğmuş bebeğiyle birlikte hastanede bekleyen bir eşi varken burada ne yaptığını söylüyor ona. Yapması gerekenin bu olduğunun kendisi de biliyor olmasına rağmen, önceliğini müşteriye verdiğini fark ediyor yazar… Bu farkına varmanın sebebinin müşteri olmasının mahcubiyeti ile, hastaneye eşinin yanına geri dönüyor… “Eğer elinizdekileri önceliklendirmezseniz, bunu sizin adınıza başkası yapar” diye bitiriyor anısını…

Kitabın orijinal adı olan “essential-ism” kelimesinin dilimizce tam karşılığı bulunmuyor aslında. “Essential” kelimesi, “önemli, gerekli” olarak çevrilebiliyor ancak bu şekilde atlanan bir kısım var o da “Öz” anlamı. Latincede “Essentia” olarak geçen kök kelime, dilimizde esans olarak kullanılıyor. Kokularda kullanılan bitkilerin özleri, onların esansları oluyor. Pür ve kuvvetli bileşen o kokunun kimliğine kavuşmasında yardımcı oluyor. Sonuç olarak, “Essential”, “önemli, gerekli” kelimelerinden çok daha fazla nüfuza sahip bir kelime… Bir şeyin kendisi olması için aslolan, hayati derecede önem ve gereklilik taşıyan özelliği diyebiliriz. İşte yazar da kitabında bizlere hayatlarımızın esanslarını; bizim hayatımızı tekil, önemli ve değerli kılan özelliklerini bulup önceliklendirmemiz için önerilerde bulunuyor.

Otoyolda giderken, arabamızı öndeki arabaya bitiştirerek sürmeyiz; arada tampon mesafeler bırakırız. İşte bu tampon mesafeler, kendi hayatımında da büyük önem taşıyor. Hayatlarımız, iş, okul, sosyal çevremiz, ailemiz, yapmak zorunda olduklarımız arasında akıp giderken asıl neyin önemli olduğunu kaçırma olasılığımız yükseliyor. Bu nedenle, yazar kitabında hayatımızla ilgili “düşünme boşlukları” oluşturmamızı tavsiye ediyor. Mümkünse günün ilk yirmi dakikasını “hayatımda gerçekten önemli (essential) olan nedir?” sorusunun yanıtını düşünmemizi öneriyor.

Asıl önemli olan özü keşfetmemizde faydası olacak diğer bir soru ise: “Sadece tek bir şeyde başarılı olsaydık, bunun ne olacağı” sorusu… Şu an tek bir şeyi yapabilseydik, bu hangisi olurdu?… Başarılı olup olmadığımıza, nasıl karar veririz? sorusunun cevabı ise uzun ve kısa vadeli hedeflerimizi saptamamızda yardımcı oluyor.

Konu öncelik olunca, konu haliyle “Hayır” diyebilme yeteneğine geliyor. Eğer bir şeye cevabınız “KESİNLİKLE EVET!” (HELL YEAH!) değilse, cevabı HAYIR dır diyor yazar. (Biz Türkçe’de konuşmalarımızda nadiren “KESİNLİKLE EVET” deriz, bu nedenle bu tabirin İngilizcedeki karşılığı olan “HELL YEAH!” tabirini de eklemek istedim. Bu haliyle yazarın anlatmak istediği daha çok vurgulanıyor 🙂 ) Şu kısım özellikle ilgimi çekti: Seçeneklerimizi puanlandırmak. Eğer bir seçeneğe vereceğimiz puan 100 üzerinden 90 değilse, o seçeneği seçmememiz gerekiyormuş. Hayır demek hususunda yazarın bir diğer tavsiyesi ise, hızlı hayırın ve ağır evetin öğrenilmesi olmuş. Sonradan yaşanılan pişmanlığın nedeni hep bu oluyor diye düşünüyorum ben de. Ya çok fazla düşünmeden evet diyor, ya da aslında cevabı ayan beyan hayır olan bir konuyu sürüncemede bırakıyoruz. Çoğunlukla iş veya arkadaş çevremizi mutlu ve memnun etmek istediğimizden, isteklerini uzun uzadıya düşünmeden evet diyor, böylelikle sırtımıza kaldırabileceğimizden daha fazla sorumluluk yükü alıyoruz. Diğer bir durumda, bizden istenen herhangi bir şeyi aslında yapabilmemiz hiç olası değilken, “ne düşünürler” kaygısı ile hayır diye cevaplayamıyoruz. Net bir cevap verip yapacağımızı da söylemediğimiz durumda, artık dürüstlük ve güvenilirlilikten sınıfta kalıyoruz. Bu nedenle sahiden de, yavaş bir eveti ve çabuk bir hayırı tarz edinip hayatımıza katmamız büyük önem taşıyor.

Yazar, bir işin teslim süresini belirlerken kişilerin genelde iyimser davranıp karşındakini hayal kırıklığına uğratmama çabası ile asıl olması gerekenden daha kısa süreler verebildiğini belirtiyor. Böyle bir eğilim içerisinde olan kişilere, zihinde biçilen süreye %50 kadar daha ilave yapılmasını öneriyor. Tarihin sizin tarafından belirlenmesi gerektiği durumda, araya belirlediğiniz sürenin bir yarısı kadar tampon koymak gerekiyor. Tarihi sizin belirlemediğiniz durumda ise, verilen zaman yetersiz ise elinizden geldiğince kanıtlar sunarak ve hayırın gücünü kullanarak ek süre istenmeli tavsiyesinde bulunuyor. Çoklu görev felsefesinin hiçbir şekilde üretken olmadığını savunan yazar, birden fazla göreve boğulmanız durumunda üstlerinize “şu an bu görevlerden hangisi bizim için öncelikli” konusunu tartışmakta da fayda olduğu görüşünde… Şayet bunun karşı tarafta olumsuz algılanacağını düşünüyorsanız aksine, taleplerinizi doğru şekilde ilettiğiniz takdirde eskisine kıyasla daha fazla saygı kazanırsınız diye de ekliyor.

Asıl önemli olan şeylerin belirlenip önceliklendirilmesi için yaşama amaçlarımızın net bir şekilde ifade edilmesi gerekiyor. Bununla ilgili kitaptan not aldığım bir pasajı aşağıda paylaşıyorum:

… Neden şu anda önemli olanı önemsiz olana tercih etmek bu kadar zordur? Verilebilecek en basit cevaplardan biri neyin önemli olduğu konusunda kafamızın net olmadığıdır. Bu olduğunda savunmasız hale geliriz. Öte yandan, güçlü bir içsel netliğimiz olduğunda, sanki her yönden bize doğru gelen önemsiz şeylerden bizleri koruyan güçlü bir kalkana sahip oluruz….

…Hayatlarımızın gerçek amacı konusunda net olmadığımızda -diğer bir deyişle hedeflerimiz, arzularımız, değerlerimiz konusunda net olmadığımızda- kendi kendimize toplumsal oyunlar üretiriz. Zamanımızı ve enerjimizi diğer insanlara kıyasla iyi görünmeye çalışarak harcarız. Daha güzel bir araba ya da ev, Twitter’daki takipçi sayımız veya Facebook’taki fotoğraflarımızda nasıl göründüğümüz gibi soyut şeylere aşırı önem veririz. Sonuç olarak, sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek, ruhumuzu doyurmak veya sağlığımızla ilgilenmek gibi gerçekten önem teşkil eden aktiviteleri ihmal ederiz….

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, sevgiler. BV.




Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s