Ertelemek ve Ölmek Üzerine

TED konuşmalarını nadiren izliyoru. Youtube’da gezinirken videonun birkaç milyon izlendiğini görüp farkedeceğim veya bir tanıdığım tavsiye edecek, anca öyle… Dün yine bir tanesine denk geldim. İsmi muhtemelen bu kişisel gelişim dünyasından pek de yabancı gelmeyen bir konuşmacı, erteleyen kişinin beynine ilişkin bir içerik sunuyor. Böyle işin içine ne zaman beyin girse, konu prefontal korteksten limbik sisteme uzanan bir teknik terim dizisi ve bunların bir makine dişlisiyle ifade edilmesine bağlanıyor ya, onu işte pek bir sıkıcı buluyorum ben. Video izlemenin bir anlamı olmalı, hap bilgi sağlamalı bana. Bahsettiğim TED konuşmasında da, evet bir beyin şeması çiziktirilmiş. Ama gerçekten öyle, çiziktirilmiş… 🙂 Beyinden bahseden bir bu kadar eğlenceli video daha izlememiştim. İzlemenizi mutlaka tavsiye edip, video hakkındaki yazıma geçiyorum.

Diyelim ki yapmanız gereken bir iş var. Tamamlamanız gereken bir proje, bitirme tezi, ödev veya gireceğiniz bir sınav. Mantığınız ve sorumluluk bilinciniz devrede olduğu vakit, işi tamamlamak için günbegün gereğini yapıyor ve işi tarihinde tamamlıyorsunuz. Bu sürece, bir de keyif ve eğlenceden hoşlanan bir tarafınız müdahil olabiliyor. Hani size sürekli, “daha zaman var”, “bugün geçti, yarın tüm gün çalışırsın”, “iki gece sabahlasam bitti bu iş” dedirten tarafınız… Konuşmacı bunu bir maymunla tasvir ediyor: “Keyif Maymunu”. Keyif maymunu arkadan bikbikbik konuştukça, mantıklı tarafınızın aklı çeliniyor ve dümeni olduğu gibi maymuna kaptırıveriyor. Maymunun kaptan köşküne geçip kurulması demek, hak etmediğiniz bir boşluk zamanında keyfi işler yapıyor olmanız demek.

Hikayenin üçüncü başrolü ise “Panik Canavarı.”. O da size, “1 ay kaldı.”, “5 gün kaldı.”, “Yapamayacağız, yetişmeyecek.” diye suratınıza suratınıza haykıran tarafınız. Panik canavarı bir noktada artık başrolü üstleniyor: tuttuğu gibi maymunu gemiden dışarı atıyor; yerine mantığınızı, sorumluluklarını bilen, çalışkan olan sizi koyuyor. Artık geminiz emin ellerde. Dümenin cebren ele geçirilmesi iyi iyi olmasına da, artık dümenin yanı başında aldığınız nefesi sayan korkunç bir panik canavarı var. Esnekliğiniz, özgürlüğünüz kısıtlanmış durumda. Sıkıyönetimden hallice bir ortamda yol aldırmaya çalışıyorsunuz geminize. Sizden işin teslim etmeniz beklenen o tarihe kadar, böylesi bir ortamda oluşturduğunuz çıktıyı üretmiş oldunuz bir şekilde.

Konu şuraya bağlanıyor: Son bir tarihten bahsediliyor olması, zihninizdeki panik canavarını aktive ediyor. Panik canavarının eşliğinde, söz konusu son tarihe kadar yapılması gerekenleri ama öyle, ama böyle hazırlayıp temin ediyorsunuz. Peki ya son bir tarihin olmadığı durumlar… Elimizde son bir tarih yokken, bu tarih kıstası da panik canavarını doğurmayacakken ne olacak o halde? Çok yüksek bir ihtimalle, keyif maymunu dümenden asla inmeyecek ve yapılması gereken ne ise, sonuç olarak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Hayatlarımızda bu şekilde son tarihleri belli olmayan ne kadar çok şey var üstelik. Her zaman çalmak istediğimiz ama bir takım nedenlerle alıp, öğrenmeye fırsat bulamadığımız o müzik aleti… Öğrenmek istediğimiz o yabancı dil. Hep gitmek istediğimiz tatil. Ailemiz, sevdiklerimiz… Yapmak istediğimiz sürprizler, evimizi yeniden dekore etme hayallerimiz… Daha iyi bir ben olma dileklerimiz. Sağlıklı yaşam arzularımız. Hayatımıza hareketi entegre etme çabalarımız. O kadar çok şey var ki hiçbir şekilde bir teslim tarihine bağlı olmayan.

Alıntıdır. (Kaynak: WaitButWhy.com)

Aslında, bir tarih var. Son bir tarih var. O da malum son: hayatlarımızın sonu. TED konuşması da işte bu kısımda nihayetleniyor. Konuşmacı, ortalama 90 yıllık insan ömrününü baz alıp, 90 yılın her haftasına bir kutucuk koyarak oluşturduğu sayfayı ekrana yansıtıyor. 90 tane minik kutu. Kendimi düşündüğümde, Allah 90 yıl sağlıklı yaşamamı nasip etmişse, üçte birinden fazlasına bir tik atmışım bile haftaların… 🙂 Bir an, “koca hafta yahu, minicik bir kutu olarak gösterilir mi hiç o” diye sorarak, yüreğime sular serpmeye çalıştım ama, yok vallahi minik bir kutucuk o gerçekten de… Pazartesi itibariyle cumayı iple çektiğim, hafta ortasında sevindiğim, Cumartesi ve Pazarında dilediğince eğlendiğim ve olanca hızıyla geçirdiğim minik bir kutucuk… Her neyse, konuşmadaki kutucuklu takvimi gittim konuşmacının blogunda buldum, ve doldurduğum haftaları bir güzel işaretledim. 🙂 Şöyle bir şey oldu kendisi:

Yazıda birçok kez sözünü ettiğim “son tarih”, “teslim tarihi” kelimelerinin Ingilizce karşılığı olan “deadline” kelimesinde “dead: ölü” kelimesi yer alır. Ölüm, hayatlarımızın en tabi hallerinden biri iken, konuşmaktan da özellikle kaçındığımız bir konu. Çoğunlukla melankoli çağrıştırıyor. Bu belki de ölüm ilk akla geldiğinde kayıplarımızı hatırlıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Yine benzer olarak, ölümü andığımızda genelde en sevdiklerimizi aklımıza getirip onları kaybetme korkusu yaşıyoruz. Bu acıyı ve korkuyu hissetmemiz doğruyken; yanlış olan ölümü düşününce hiç kendi hayatlarımızı hatırlamamamız. Osho’nun ölmeden önce ölünüz şeklinde bir öğretisi bulunuyor; tasavvufta ise hayatı anlamak için ölümü anlamak gerekir denir. Ölümün varlığını kabul etmez isek, ne kadar coşkulu yaşayabiliriz sayılı günlerimizi? Hayatımızı sona erdirecek o tarihin varlığını yadsıdıkça, sonu gelir mi nafile hüzünlerin, boş serzenişlerin? Ölümü düşünmek değil midir, bize aslında neyin önemli olduğunu hatırlatan? “Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları” kitabında, Mori öğrencisine, “Herkes bir gün öleceğini bilir ama kimse öleceğine inanmaz. Eğer inansaydık, her şeyi farklı yapardık.” der.

Bir teslim tarihine sahip olmayışı, çocukluk hayallerimizin suçu değil. Bu hayallere bir şans vermezsek, hayatlarımızda üstüne tik atılası şeyler sadece girdiğimiz sınavlar, teslim ettiğimiz projeler, memnun ettiğimiz müşteriler olarak kalır. Yapmak istediğimiz her ne olursa olsun, o mantıklı ve sorumluluk alan yanımızın harekete geçmesi için planlama yapmaz isek, bizim için bunu kimse yapmayacaktır. Planlama yaparken de, bugünü, yarını, 5 yıl sonrasını değil de, hayatlarımızın o kaçınılmaz sonunu düşünsek mesela… Yaşlı, yaşlı ama dingin yüzümüzü. Ailemiz ve sevdiklerimiz tarafından kuşatıldığımızı… Hayatlarımızı tam da istediğimiz gibi yaşamış olmakla olgunlaşmış bedenimizi, sükunet ve bilgelikle yumuşamış bakışlarımıza çevirsek zihnimizi… Belki bu şekilde büyük projeksiyonlarla düşünürsek, panik canavarını da yumuşatır; bize uygulatacağı baskıcı yönetimi bertaraf ederiz. Çünkü en güzel işler, esnek ve özgür zihinlerle yaratılır. Keyif maymunu ile her daim elele, işbirliği içinde kalarak. 🙂

Sevgilerimle. BV.

Yazıda bahsi geçen videoya buradan erişebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s