Yol Hikayeleri

Geçen gün, yine şehirde boğucu bir sıcak. Güneş batmaya yüz tutsun, alıp kızı parka götüreceğim. Güneş battı batıyor ama sıcağı hala sıcak, kaldırımları kavuruyor. Kız arabada, ben arabasını itiyorum. Bir trafik lambasına denk geliyoruz. O lambayı da oldum olası sevmem. Yaya değil araba önceliklidir. Hani yayaya 15 saniye, arabaya 75 saniye geçme hakkı tanıyanlardan… Sabırsızlıkla lambadaki adamın yeşile dönmesini bekliyorum. Önümde bir başkası var: bir adamla, yaşının 4 civarı olduğunu düşündüğüm bir kız çocuğu. Çocuk sıkıldı. “Baba” diyor, “Hadi geçelim”. Babası, “Bak, şu karşımızdaki trafik lambası yeşile dönünce, arabalar duracak, o zaman karşıya geçebileceğiz.” Babanın bu açıklayıcı nazik tavrı karşısında çocuk susuyor. Eli babasının avucunda, gözleri lambada beklemeye başlıyor. Benim gibi… Sonunda lamba yeşile döndü. Lakin biz şehir insanıyız, öyle hemen lamba yeşile dönünce atlamayız, arabanın duracağını kim garanti edebilir ki? Bu güvensizlikle, ilk birkaç saniye karşıya kimse geçmiyor, ne olacağını bekliyoruz. Nitekim, öndeki ilk araba hiçbir şekilde yavaşlama belirtisi göstermiyor ve geçip gidiyor. Şaşırmıyor, sinirlenmiyorum. Fakat kız çocuğu oracıkta büyük hayal kırıklığına uğruyor. “Hani duracaklardı baba, araba durmadı geçti” diyor. Babası susuyor. Az önce yaptığı gibi tatlı tatlı açıklayamıyor olan biteni. Doğru kelimeleri bulamıyor belki de… Sonraki araba duruyor da karşıya geçebiliyoruz. Adam konuşmaya başlıyor, gerisini duymuyorum. Şimdi sinirliyim. Arabanın şoförüne kızıyorum. Bize yeşil yanarken geçtiği için değil, çocuğu şaşkınlığa uğrattığı ve babasını zor duruma soktuğu için…

~~~

Gözyaşları içinde “Ben yapamayacağım” diye feryadı basıp, yolun ortasında arabayı eşime bıraktığım günlerin üstünden çok geçti… Arabayı nasıl kullanmam gerektiğini anlamam bir evreka anı değildi. “Bu uzay gemisi değil, araba”, “Gaz, fren”, “İleri vites, geri vites” Gerisini çok da kontrol edemezsin. Biraz diğer şoförlere, çoğu Allah’a kalmış. “İki şey var. İlki yapman gereken şeyleri yaparak sürmek. İkincisi ise sürmek.” Çocuğun doğumuyla birlikte, araba sürmek annelik görevinin başlıcalarından oluyor zaten, ben de şoför nebahat’e evrildim. Yakın zamanda, tecrübelerimin arasına uzun yol şoförlüğünü de kattım. Nasıl da keyifliydi… Tek sorun karanlık çöktüğünde çizik gözlerimin farların ışığına zorlukla dayanabiliyor olması… Onun dışında, kızın oyuncaklarını ön koltuğa fırlatması, annemin arabadaki sınırsız catering servisi, çalma listeleri, “Yandex vs. Google Maps” molaları, Köprü Mcdonalds, (evet, burası artık Burger King, ama gelin bunu çocukluğuma anlatın 🙂 ) Metin Dinlenme Tesisleri, navigasyon anbean kalan kilometreyi gösterirken kilometreyi illa tabeladan kontrol etme çabaları ve kilometre çift haneye düştüğünde yaşadığımız mutlulukla geçen 12 direksiyon saati… Spotify’ın müzik radarının, bu yolculuktan sonra bana sunduğu çalma listesine hayran kaldım. Kırmızı balık, Nilipek, Evlerinin Önü Mersin, Arkadaşım Eşek… Arabadaki ahaliyi memnun etmek için çaldığım her telden onca şarkıdan sonra annem isyan etti. “Bu müzikler sıktı beni” dedi, “radyosu yok mu bu arabanın?“…. Her dediği şarkıyı bulup çalmam yetmedi, TRT radyosunda ısrarcı oldu. Telefon bağlantısını kesip, teybi açtım. Hayli bir aramadan sonra TRT FM’i bulabildim. Muhtemelen yeni çıkmış ismini bilmediğim bir pop şarkısını dinledik. Çok mutlu oldu, “ay dünya varmış” a bağladı. Başta hiçbir şey anlamadım. Hayır ben istese o şarkıyı da açardım ona, ne yani… Bir iki şarkı sonra bir aydınlanma yaşadım, bak bu tam bir evreka anıydı işte. Radyoda biraz… biraz şey vardı: Doğallık. Müziğin arkadan gelen hafif buğusunda, cızırtısında… DJ’in kanlı canlı sesinde. Sonra bir bilinmezliği vardı, görece esnekti: Bir sonra çalınan şarkıyı bilmemek, senin ellerinden değil de başka bir yerden çıkmış bir çalma listesi… Her şeyden öte nostalji vardı. Nostalji, Yunanca “nostos” ve “algia” kelimelerinden türetilmiş. “Yuvaya dönüş” anlamına gelen nostos ve “hüzün” anlamına gelen algia… Öyle ya bu annem için, üzerinde danteliyle duran kutu radyodan salonu dolduran sesti belki, benim için pili bitmesin diye kasetleri parmağımla sarıp dinlediğim walkmanimin bozuk frekans ayarı gibi… Dahası bu eşyalara sahip olduğumuzda yaşadığımız onca şey ve hissettirdikleriydi… Nihayetinde, radyo dinlemeyi unutmamaya karar verdim, daha fazla nostalji yaşayıp yuvama daha sık dönebileyim diye.

~~~

Uzun yolları teptik ve vardık güney sahillerine. 1997 senesinden beri buradaki evimize geliyoruz. Nelere şahit olmadı ki şuradaki palmiye? Yeni ekmişlerdi onu, şimdi neredeyse binanın 4.katına gölge veriyor. Şehir merkezine nispeten uzak oturduğumuz için, şoför nebahatlik burada da “tam gaz” devam ediyor. Denize gitmek için de çoğunlukla araba kullanmak zorundayız. Binlercesi gibi… 🙂 Buranın minik bir sahil kasabası olduğuna yaşım yetiyor, bu yeni haline alışmam zaman alacak. Neyse… Benim plaka okuma alışkanlığım var. Plaka okumak burada çok daha keyifli oluyor, tatilcilerin nasıl hayatlar yaşadıklarını tahmin etmeye çalışıyorum. Kimisi emekli, kimisi beyaz yakalı, kimi yakından gelmiş günübirlikçi, kimi buralı… Kimi çoluk çocuklu, kimi ikinci baharında. Kimi kampçı, bu aralar en çok onlara özeniyorum. 🙂 Diyeceğim şu ki: kaç gündür bu tatilci potporisinden bir tane korna sesi çıkmadı, pencereden el kol çıkaran filan da yok. Konu trafikse, lambaysa burada da mevcut onlardan. Burada birer melek kesilebiliyorsak, derdimiz neydi sevgili 34 plaka sahipleri? Dikkat ettim, şerit değiştirmek istediğimde üstüme sürmüyorlar. Işıkta bekliyorum dürtüklemiyorlar. Yavaş gitsem selektörleriyle beni kör bırakmaya çalışmıyorlar. Ütopya gibi. Bizi şehirde şeytanlaştıran, barut fıçısına döndüren şehrin kendisi mi sorusuna itti beni bu durum. Şehir faktörü ortadan kalkınca, içine iki yeşillik, biraz deniz ve bolca tatil eklenince huzur kelebeklerine mi dönüyoruz? Gerçekte hangisiyiz peki? Esasen çok tatlı huyluyuz da şehrin kaosundan, bizi tüketen hayatlarımızdan mütevellit mi ateş püskürüyoruz? Yoksa, içimizdeki sertliği denizin kumuyla mı törpülüyoruz?

Anlamadım ben bu işi. Yani birisi iyiyse iyidir, kibarsa kibar. Cömertliği de, nazikliği de evrenseldir, karşısındakinin kim olduğundan bağımsızdır, zaman ve mekan gözetmez. İnsana inanır ve insanı sevmeye meylederim. Bir insanın en ufak bir iyilik göstergesi, yüceltilesidir bana göre. Göle atılmış minik bir taş gibi hani, büyüye büyüye gölü etkisi altına alan… Böylesi insan basbaya iyidir de, işte, maske takıyor bazen. Rahat kaçabilmek için Dali maskesini takıyor veya savaşabilmek için Zorro oluyor. Savaş ya da kaç, yetişkin dünyasının başlıca işi ve bizi yataktan kaldırıp gün boyu ayakta tutuyor. İşin buraya kadar olan kısmı bile yeterince çetrefilli ve yıpratıcı iken; bir de maske takıp, kim olduğumuzu unutma riskini almak insanın kendine en büyük eziyeti değil de ne? Bizi bizden, kimliğimizden alıkoyan her ne ise, onu tanımlayıp dönüştürmeli; yapamıyorsak da ondan uzaklaşmayı denemeye değmez mi? Bu şekilde hafifler insanın yükü, iki kaşın ortası bu şekilde rahatlar. Hayatın kendisi, belki o zaman bir tatile dönüşür. Hatta, hayat bayram olur.

Sevgilerimle. BV.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s