BLOG

Öz Kitabından Notlar

Takip ettiğim birkaç yabancı Youtuber’ın sürekli olarak bahsetmesiyle haberim oldu Öz (Orijinali : Essentialism) isimli kitaptan. İşlediği konu itibariyle bir hayli ilgimi çekti. Türkçe baskısı uzun bir süre önce tükenmiş, ben de bir şekilde orijinaline ulaştım. Kitap baya bir süre kitaplığımda okunmayı bekledi, yabancı bir dilde kitaba elin gitmek pek öyle kolay kolay olmuyor. 🙂 Derken başka bir bloggerın okuduğu kitapları paylaştığı bir resimle karşılaştım. Kitapların sırtlarına seri numaralar giydirilmişti: kütüphaneden alınmış ödünç kitaplardı bunlar. Memleketlerde ne güzel kütüphaneler var diye düşünürken, otobüsle önünden defalarca kez geçip, bir kez olsun gitmeye fırsat bulamadığım Atatürk Kitaplığı geldi aklıma. Atatürk Kitaplığı İstanbul Taksim’de Gezi Parkı’nın hemen arkasında yer alan, haftanın her günü ve her saati kesintisiz hizmet veren bir kütüphane. Atatürk Kitaplığını araştırırken diğer kütüphaneleri buldum ve hepsinin kullandığı ortak veritabanına denk geldim. Tam bir hazineydi keşfettiğim… İşte arayıp bulamadığım, ingilizcesine de acayip üşendiğim Öz kitabı da orada duruyordu. Okumak istediğim ama baskısını bulamadığım diğer birkaç kitap da… Okuma listemde satın alınmayı bekleyen kitapları bile buldum. En son şehir kütüphanesinden yararlandığımda, çift haneli yaşlarıma geçmemiştim sanırım. Böylelikle kütüphane serüvenim aylardır arayıp bulamadığım Öz kitabını bulmakla yeniden başlamış oldu.

Kitaptan bahsetmeye başlamadan önce, kitabın kötü çevirisine değineceğim. Hayır, yazarın konuşmalarını filan dinlememiş olsam; yazarın kendisinin sığ olduğunu düşüneceğim. Ama tersine, yazar konusuna çok hakim. Konuşurken bile çokça sofistike kelimeyi bir araya getirebiliyorken, yazısının da nasıl olabileceğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Lakin çeviri o kadar başarısız, o kadar kopuk ki… Konuya olan ilgim ve bu kitabı bulmak için olanca zahmete girişim oldu beni kitaba bağlayan. Yoksa, çevirisi itibariyle, çok kolay sıkılınıp bir kenara kaldırılabilir. Baskısının neden devam etmediğine de şaşırmamak lazım haliyle. Başarısız çevirisini bir kenara koyarsak, kitap ufuk açan, okuyanda farkındalık hisleri uyandıran okunmaya değer bir kitap kesinlikle.

Kitap yazarın kendi hayatından bir anı ile başlıyor: Yazarın eşi doğum yapıyor, yeni doğmuş çocuklarıyla beraber hastanedeler. Derken, yazarı danışmanlık verdiği bir müşterisi arayıp toplantıya çağırıyor. Yazar, içten içe asıl yapması gerekeni bildiği halde müşteri memnuniyetinin kayıp görmemesi için daveti kabul edip toplantıya gidiyor. Eşinin yeni doğum yaptığı ve halen hastanede olduğu gerçeği toplantıda açığa çıkıyor. Müşterisi, yazara dönüp, yeni doğmuş bebeğiyle birlikte hastanede bekleyen bir eşi varken burada ne yaptığını söylüyor ona. Yapması gerekenin bu olduğunun kendisi de biliyor olmasına rağmen, önceliğini müşteriye verdiğini fark ediyor yazar… Bu farkına varmanın sebebinin müşteri olmasının mahcubiyeti ile, hastaneye eşinin yanına geri dönüyor… “Eğer elinizdekileri önceliklendirmezseniz, bunu sizin adınıza başkası yapar” diye bitiriyor anısını…

Kitabın orijinal adı olan “essential-ism” kelimesinin dilimizce tam karşılığı bulunmuyor aslında. “Essential” kelimesi, “önemli, gerekli” olarak çevrilebiliyor ancak bu şekilde atlanan bir kısım var o da “Öz” anlamı. Latincede “Essentia” olarak geçen kök kelime, dilimizde esans olarak kullanılıyor. Kokularda kullanılan bitkilerin özleri, onların esansları oluyor. Pür ve kuvvetli bileşen o kokunun kimliğine kavuşmasında yardımcı oluyor. Sonuç olarak, “Essential”, “önemli, gerekli” kelimelerinden çok daha fazla nüfuza sahip bir kelime… Bir şeyin kendisi olması için aslolan, hayati derecede önem ve gereklilik taşıyan özelliği diyebiliriz. İşte yazar da kitabında bizlere hayatlarımızın esanslarını; bizim hayatımızı tekil, önemli ve değerli kılan özelliklerini bulup önceliklendirmemiz için önerilerde bulunuyor.

Otoyolda giderken, arabamızı öndeki arabaya bitiştirerek sürmeyiz; arada tampon mesafeler bırakırız. İşte bu tampon mesafeler, kendi hayatımında da büyük önem taşıyor. Hayatlarımız, iş, okul, sosyal çevremiz, ailemiz, yapmak zorunda olduklarımız arasında akıp giderken asıl neyin önemli olduğunu kaçırma olasılığımız yükseliyor. Bu nedenle, yazar kitabında hayatımızla ilgili “düşünme boşlukları” oluşturmamızı tavsiye ediyor. Mümkünse günün ilk yirmi dakikasını “hayatımda gerçekten önemli (essential) olan nedir?” sorusunun yanıtını düşünmemizi öneriyor.

Asıl önemli olan özü keşfetmemizde faydası olacak diğer bir soru ise: “Sadece tek bir şeyde başarılı olsaydık, bunun ne olacağı” sorusu… Şu an tek bir şeyi yapabilseydik, bu hangisi olurdu?… Başarılı olup olmadığımıza, nasıl karar veririz? sorusunun cevabı ise uzun ve kısa vadeli hedeflerimizi saptamamızda yardımcı oluyor.

Konu öncelik olunca, konu haliyle “Hayır” diyebilme yeteneğine geliyor. Eğer bir şeye cevabınız “KESİNLİKLE EVET!” (HELL YEAH!) değilse, cevabı HAYIR dır diyor yazar. (Biz Türkçe’de konuşmalarımızda nadiren “KESİNLİKLE EVET” deriz, bu nedenle bu tabirin İngilizcedeki karşılığı olan “HELL YEAH!” tabirini de eklemek istedim. Bu haliyle yazarın anlatmak istediği daha çok vurgulanıyor 🙂 ) Şu kısım özellikle ilgimi çekti: Seçeneklerimizi puanlandırmak. Eğer bir seçeneğe vereceğimiz puan 100 üzerinden 90 değilse, o seçeneği seçmememiz gerekiyormuş. Hayır demek hususunda yazarın bir diğer tavsiyesi ise, hızlı hayırın ve ağır evetin öğrenilmesi olmuş. Sonradan yaşanılan pişmanlığın nedeni hep bu oluyor diye düşünüyorum ben de. Ya çok fazla düşünmeden evet diyor, ya da aslında cevabı ayan beyan hayır olan bir konuyu sürüncemede bırakıyoruz. Çoğunlukla iş veya arkadaş çevremizi mutlu ve memnun etmek istediğimizden, isteklerini uzun uzadıya düşünmeden evet diyor, böylelikle sırtımıza kaldırabileceğimizden daha fazla sorumluluk yükü alıyoruz. Diğer bir durumda, bizden istenen herhangi bir şeyi aslında yapabilmemiz hiç olası değilken, “ne düşünürler” kaygısı ile hayır diye cevaplayamıyoruz. Net bir cevap verip yapacağımızı da söylemediğimiz durumda, artık dürüstlük ve güvenilirlilikten sınıfta kalıyoruz. Bu nedenle sahiden de, yavaş bir eveti ve çabuk bir hayırı tarz edinip hayatımıza katmamız büyük önem taşıyor.

Yazar, bir işin teslim süresini belirlerken kişilerin genelde iyimser davranıp karşındakini hayal kırıklığına uğratmama çabası ile asıl olması gerekenden daha kısa süreler verebildiğini belirtiyor. Böyle bir eğilim içerisinde olan kişilere, zihinde biçilen süreye %50 kadar daha ilave yapılmasını öneriyor. Tarihin sizin tarafından belirlenmesi gerektiği durumda, araya belirlediğiniz sürenin bir yarısı kadar tampon koymak gerekiyor. Tarihi sizin belirlemediğiniz durumda ise, verilen zaman yetersiz ise elinizden geldiğince kanıtlar sunarak ve hayırın gücünü kullanarak ek süre istenmeli tavsiyesinde bulunuyor. Çoklu görev felsefesinin hiçbir şekilde üretken olmadığını savunan yazar, birden fazla göreve boğulmanız durumunda üstlerinize “şu an bu görevlerden hangisi bizim için öncelikli” konusunu tartışmakta da fayda olduğu görüşünde… Şayet bunun karşı tarafta olumsuz algılanacağını düşünüyorsanız aksine, taleplerinizi doğru şekilde ilettiğiniz takdirde eskisine kıyasla daha fazla saygı kazanırsınız diye de ekliyor.

Asıl önemli olan şeylerin belirlenip önceliklendirilmesi için yaşama amaçlarımızın net bir şekilde ifade edilmesi gerekiyor. Bununla ilgili kitaptan not aldığım bir pasajı aşağıda paylaşıyorum:

… Neden şu anda önemli olanı önemsiz olana tercih etmek bu kadar zordur? Verilebilecek en basit cevaplardan biri neyin önemli olduğu konusunda kafamızın net olmadığıdır. Bu olduğunda savunmasız hale geliriz. Öte yandan, güçlü bir içsel netliğimiz olduğunda, sanki her yönden bize doğru gelen önemsiz şeylerden bizleri koruyan güçlü bir kalkana sahip oluruz….

…Hayatlarımızın gerçek amacı konusunda net olmadığımızda -diğer bir deyişle hedeflerimiz, arzularımız, değerlerimiz konusunda net olmadığımızda- kendi kendimize toplumsal oyunlar üretiriz. Zamanımızı ve enerjimizi diğer insanlara kıyasla iyi görünmeye çalışarak harcarız. Daha güzel bir araba ya da ev, Twitter’daki takipçi sayımız veya Facebook’taki fotoğraflarımızda nasıl göründüğümüz gibi soyut şeylere aşırı önem veririz. Sonuç olarak, sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek, ruhumuzu doyurmak veya sağlığımızla ilgilenmek gibi gerçekten önem teşkil eden aktiviteleri ihmal ederiz….

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, sevgiler. BV.




BLOG

Ertelemek ve Ölmek Üzerine

TED konuşmalarını nadiren izliyoru. Youtube’da gezinirken videonun birkaç milyon izlendiğini görüp farkedeceğim veya bir tanıdığım tavsiye edecek, anca öyle… Dün yine bir tanesine denk geldim. İsmi muhtemelen bu kişisel gelişim dünyasından pek de yabancı gelmeyen bir konuşmacı, erteleyen kişinin beynine ilişkin bir içerik sunuyor. Böyle işin içine ne zaman beyin girse, konu prefontal korteksten limbik sisteme uzanan bir teknik terim dizisi ve bunların bir makine dişlisiyle ifade edilmesine bağlanıyor ya, onu işte pek bir sıkıcı buluyorum ben. Video izlemenin bir anlamı olmalı, hap bilgi sağlamalı bana. Bahsettiğim TED konuşmasında da, evet bir beyin şeması çiziktirilmiş. Ama gerçekten öyle, çiziktirilmiş… 🙂 Beyinden bahseden bir bu kadar eğlenceli video daha izlememiştim. İzlemenizi mutlaka tavsiye edip, video hakkındaki yazıma geçiyorum.

Diyelim ki yapmanız gereken bir iş var. Tamamlamanız gereken bir proje, bitirme tezi, ödev veya gireceğiniz bir sınav. Mantığınız ve sorumluluk bilinciniz devrede olduğu vakit, işi tamamlamak için günbegün gereğini yapıyor ve işi tarihinde tamamlıyorsunuz. Bu sürece, bir de keyif ve eğlenceden hoşlanan bir tarafınız müdahil olabiliyor. Hani size sürekli, “daha zaman var”, “bugün geçti, yarın tüm gün çalışırsın”, “iki gece sabahlasam bitti bu iş” dedirten tarafınız… Konuşmacı bunu bir maymunla tasvir ediyor: “Keyif Maymunu”. Keyif maymunu arkadan bikbikbik konuştukça, mantıklı tarafınızın aklı çeliniyor ve dümeni olduğu gibi maymuna kaptırıveriyor. Maymunun kaptan köşküne geçip kurulması demek, hak etmediğiniz bir boşluk zamanında keyfi işler yapıyor olmanız demek.

Hikayenin üçüncü başrolü ise “Panik Canavarı.”. O da size, “1 ay kaldı.”, “5 gün kaldı.”, “Yapamayacağız, yetişmeyecek.” diye suratınıza suratınıza haykıran tarafınız. Panik canavarı bir noktada artık başrolü üstleniyor: tuttuğu gibi maymunu gemiden dışarı atıyor; yerine mantığınızı, sorumluluklarını bilen, çalışkan olan sizi koyuyor. Artık geminiz emin ellerde. Dümenin cebren ele geçirilmesi iyi iyi olmasına da, artık dümenin yanı başında aldığınız nefesi sayan korkunç bir panik canavarı var. Esnekliğiniz, özgürlüğünüz kısıtlanmış durumda. Sıkıyönetimden hallice bir ortamda yol aldırmaya çalışıyorsunuz geminize. Sizden işin teslim etmeniz beklenen o tarihe kadar, böylesi bir ortamda oluşturduğunuz çıktıyı üretmiş oldunuz bir şekilde.

Konu şuraya bağlanıyor: Son bir tarihten bahsediliyor olması, zihninizdeki panik canavarını aktive ediyor. Panik canavarının eşliğinde, söz konusu son tarihe kadar yapılması gerekenleri ama öyle, ama böyle hazırlayıp temin ediyorsunuz. Peki ya son bir tarihin olmadığı durumlar… Elimizde son bir tarih yokken, bu tarih kıstası da panik canavarını doğurmayacakken ne olacak o halde? Çok yüksek bir ihtimalle, keyif maymunu dümenden asla inmeyecek ve yapılması gereken ne ise, sonuç olarak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Hayatlarımızda bu şekilde son tarihleri belli olmayan ne kadar çok şey var üstelik. Her zaman çalmak istediğimiz ama bir takım nedenlerle alıp, öğrenmeye fırsat bulamadığımız o müzik aleti… Öğrenmek istediğimiz o yabancı dil. Hep gitmek istediğimiz tatil. Ailemiz, sevdiklerimiz… Yapmak istediğimiz sürprizler, evimizi yeniden dekore etme hayallerimiz… Daha iyi bir ben olma dileklerimiz. Sağlıklı yaşam arzularımız. Hayatımıza hareketi entegre etme çabalarımız. O kadar çok şey var ki hiçbir şekilde bir teslim tarihine bağlı olmayan.

Alıntıdır. (Kaynak: WaitButWhy.com)

Aslında, bir tarih var. Son bir tarih var. O da malum son: hayatlarımızın sonu. TED konuşması da işte bu kısımda nihayetleniyor. Konuşmacı, ortalama 90 yıllık insan ömrününü baz alıp, 90 yılın her haftasına bir kutucuk koyarak oluşturduğu sayfayı ekrana yansıtıyor. 90 tane minik kutu. Kendimi düşündüğümde, Allah 90 yıl sağlıklı yaşamamı nasip etmişse, üçte birinden fazlasına bir tik atmışım bile haftaların… 🙂 Bir an, “koca hafta yahu, minicik bir kutu olarak gösterilir mi hiç o” diye sorarak, yüreğime sular serpmeye çalıştım ama, yok vallahi minik bir kutucuk o gerçekten de… Pazartesi itibariyle cumayı iple çektiğim, hafta ortasında sevindiğim, Cumartesi ve Pazarında dilediğince eğlendiğim ve olanca hızıyla geçirdiğim minik bir kutucuk… Her neyse, konuşmadaki kutucuklu takvimi gittim konuşmacının blogunda buldum, ve doldurduğum haftaları bir güzel işaretledim. 🙂 Şöyle bir şey oldu kendisi:

Yazıda birçok kez sözünü ettiğim “son tarih”, “teslim tarihi” kelimelerinin Ingilizce karşılığı olan “deadline” kelimesinde “dead: ölü” kelimesi yer alır. Ölüm, hayatlarımızın en tabi hallerinden biri iken, konuşmaktan da özellikle kaçındığımız bir konu. Çoğunlukla melankoli çağrıştırıyor. Bu belki de ölüm ilk akla geldiğinde kayıplarımızı hatırlıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Yine benzer olarak, ölümü andığımızda genelde en sevdiklerimizi aklımıza getirip onları kaybetme korkusu yaşıyoruz. Bu acıyı ve korkuyu hissetmemiz doğruyken; yanlış olan ölümü düşününce hiç kendi hayatlarımızı hatırlamamamız. Osho’nun ölmeden önce ölünüz şeklinde bir öğretisi bulunuyor; tasavvufta ise hayatı anlamak için ölümü anlamak gerekir denir. Ölümün varlığını kabul etmez isek, ne kadar coşkulu yaşayabiliriz sayılı günlerimizi? Hayatımızı sona erdirecek o tarihin varlığını yadsıdıkça, sonu gelir mi nafile hüzünlerin, boş serzenişlerin? Ölümü düşünmek değil midir, bize aslında neyin önemli olduğunu hatırlatan? “Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları” kitabında, Mori öğrencisine, “Herkes bir gün öleceğini bilir ama kimse öleceğine inanmaz. Eğer inansaydık, her şeyi farklı yapardık.” der.

Bir teslim tarihine sahip olmayışı, çocukluk hayallerimizin suçu değil. Bu hayallere bir şans vermezsek, hayatlarımızda üstüne tik atılası şeyler sadece girdiğimiz sınavlar, teslim ettiğimiz projeler, memnun ettiğimiz müşteriler olarak kalır. Yapmak istediğimiz her ne olursa olsun, o mantıklı ve sorumluluk alan yanımızın harekete geçmesi için planlama yapmaz isek, bizim için bunu kimse yapmayacaktır. Planlama yaparken de, bugünü, yarını, 5 yıl sonrasını değil de, hayatlarımızın o kaçınılmaz sonunu düşünsek mesela… Yaşlı, yaşlı ama dingin yüzümüzü. Ailemiz ve sevdiklerimiz tarafından kuşatıldığımızı… Hayatlarımızı tam da istediğimiz gibi yaşamış olmakla olgunlaşmış bedenimizi, sükunet ve bilgelikle yumuşamış bakışlarımıza çevirsek zihnimizi… Belki bu şekilde büyük projeksiyonlarla düşünürsek, panik canavarını da yumuşatır; bize uygulatacağı baskıcı yönetimi bertaraf ederiz. Çünkü en güzel işler, esnek ve özgür zihinlerle yaratılır. Keyif maymunu ile her daim elele, işbirliği içinde kalarak. 🙂

Sevgilerimle. BV.

Yazıda bahsi geçen videoya buradan erişebilirsiniz.

BLOG

Anaokul Seçimi-1

Hayatta en az hoşlandığım şeydir belirsizlik. Hayatın kendisi belirsiz ve uzun vadeli planların hatrı sayılır bir kısmı gerçekleş(tiril)meden tarihe gömülür filan ama yine de kendimi alıkoyamıyorum belirsiz, düzensiz durumlardan kaçınmaktan. Elimde değil, daha esnek biri olabilmeyi çok isterdim. Şu bir kaç ay ise, hayatımın en belirsiz dönemini tecrübe etmekle geçiyor, hayırlısı… Çok bilinmeyenli denklemler döngüsü, araf gibi bir şey. En kısa zamanda çözebilmeyi düşlediğim denklemimin en önemli bilinmeyeni ve bugünkü yazımın konusu kızımın hangi okula gideceği.

Bu okul konusu ne menem bir şey. Çalıştığım dönemde, çok lafı geçerdi; o okul şöyle, bu okul böyle… Onun şu’su, bunun bu’su. Kafasını ellerinin arasına almış düşünen anneler… (Bu düşünenler de genelde anneler olur ya, neyse bakalım.) O zamanlar, “Yahu ne var, hepsi okul, ver birine gitsin.” diyesim geliyordu. Okul seçimi nedir ayrıca? Oturduğun mahalleye yakın bir okula atanması gerekmiyor mu çocuğun? Ya da bir puntunu bulup çevre okullardan birine yerleştirmiyor musun? Öyle değilmişmiş… Öyle değilmiş velhasıl, yaşayıp gördük.

Ben biraz mevcut durumuzdan bahsedeyim. Kızım şu an 3 yaşında bile değil ama önümüzdeki Eylül ayında 3.5 yaşına yaklaşmış olacak. Ben çalışmayan bir anneyim, ama kızımın okula başlamasını müteakip iş hayatıma geri dönmeyi arzuluyorum. Ne kızım için, ne kendim için bakıcılı bir hayatı tercih etmiyorum. Bu nedenle kızımın, bizim işte olduğumuz saatlerde vaktini geçireceği bir okula ihtiyacımız var. Yazımın devamında okul konusundaki ilk eleme kriterlerimden bahsedeceğim.

1. Gidilen Okulda En Az İlköğretimi Tamamlama İhtimali

“Çocuğun 3 yaşında bile değil, biraz abartmıyor musun?” sorusunun cevabı işte bu kriterde. 🙂 Anaokullarının bazıları butik çalışıyor. Sadece ilkokul öncesi için eğitim veriyorlar. Köşklerde konuşlanmış okullar böyle mesela. Alt katlarda yer alan büyük bahçeli okullar bunlar… Bazılarının bahçelerinde tavuklar geziyor. Kendi sahip oldukları araç ve bilgi çerçevesinde eğitim verip, çocuğun ilkokul yaşı geldiğinde onu mezun ediyorlar. Herhangi bir ilkokul ile bağlantıları bulunmadığından, sonrasında veli olarak siz yeni bir okul arayışına girip bu sefer ilkokulları değerlendirmeye silbaştan başlıyorsunuz.

Bir de bir okul bünyesinde faaliyet gösteren anaokulları var. Bu okullarda ilköğretim hatta bazen lise eğitimi de veriliyor. Anaokulu, bağlı bulunduğu okul ile aynı yerleşke içersinde bulunabildiği gibi; farklı bir yerde de olabiliyor. Tüm eğitim seviyelerinin aynı yerleşke içerisinde bulunması, bahçe serbestliği olarak dezavantaj oluşturabilse de; bazı okullar yeteri alana sahip olduğundan, küçük çocuklar için özel bahçe düzenlemeleri yapabilmiş. Çocuk bu anaokullardan birine gittiğinde, anaokulu eğitimini bitirdiğinde ilkokul için kontenjan hakkına sahip oluyor. Okulun eski öğrencileri, yeni kayıt öğrencilerine nispeten bir sonraki yılki eğitim ücretlerinden de avantaj sağlayabiliyorlar.

Okulları bu iki grupta değerlendirdiğimde, anaokulun bir okul altında çalışma sürdürmesi bana daha yakın geliyor. Her okulun kendine has bir tarzı, öne çıktığı belirli konular var. Okul buna göre eğitim veriyor, sosyal olanaklar sağlıyor hatta personel seçimini yine bu doğrultuda gerçekleştiriyor. Çocuk da okula başladığında, küçük yaşı itibariyle, bu tarzı benimseyip çabucak içselleştiriyor. Bu yüzden, çocuk bütünüyle okula alıştıktan sonra, çocuğun ileriki sınıflarda da aynı okulda devam etmesinin çocuğa uyum ve aidiyet kazandıracağını düşünüyorum. Aksi olarak, çocuğun butik bir anaokulundan o okulun değerleriyle mezun olup, sonrasında bambaşka bir atmosfere sahip ilkokulla karşılaşmasının çocukta karışıklık oluşturabileceği kanaatindeyim. Dolayısıyla anaokulun, en az liseye kadar eğitim veren bir okul bünyesinde faaliyet göstermesini tercih ediyorum.

2. Devlet Okulu vs. Kolej

Bu karşılaştırmayı çok fazla kritize edecek değilim, devlet okullarında yeterli eğitim alamayabilme düşüncesinde olmak, başlı başına kanayan yaralarımızdan biri… Eğitim; sağlık gibi, güvenlik gibi layıkıyla sahip olmamız gereken en elzem haklarımızdan biriyken, bir takım düzensizlikler ve manipülasyonlar nedeniyle devletimiz tarafından sağlanan ücretsiz eğitim hakkından soğur hale geldik.

Ben 3 yaşında başladığım kreşten, üniversiteye, tüm eğitimlerimi devletin okullarında tamamladım, ancak bu durumdan mutluluk duyduğumu söyleyemem. Ben de özel okulların vadettiği olanaklardan faydalanmayı dilerdim açıkçası. Benim jenerasyonum ve yakın jenerasyon arkadaşlarımdan tam tersini duyduğum oluyor. “Ben okulumu da öğretmenimi de çok severdim.” diyorlar. Bu kişiler haliyle devlet okullarına sıcak bakıyorlar, eğer doğru öğretmeni tespit edebilirlerse gözü kapalı verecek olanlar var. Şahsi konuşmam gerekirse de, insan kendi edindiği tecrübeden ötesini zorlukla tahayyül edebiliyor; hele ki çevremiz başarılı özel okullarla kuşatılmışken. İmkanım olduğu müddetçe, tercihimi özel okuldan yana kullanacağım. Bu tercihimin en önemli sebebi, okulun orff veya stem eğitimi vermesi değil, çocuğun kodlama becerisi edinmesi, 5 yaşında ingilizceyi şakır şakır konuşması ise hiç değil. Aslında okul öncesi eğitimde bunların öğretilmesine ne gerek var diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Asıl sebep, 3 yaşındaki çocuk muazzam bir merak ve yaşama hevesi içerisinde oluyor. Binbir renk içerisinde ve gözleri parıldıyor. İşte, ne bu parlaklık sönsün, ne renkleri solsun, tek isteğim bu… Bu da okul ve öğretmenlerin belirli psikolojik yaklaşımlarla, çocuğa gerekli zaman ve enerjinin aktarılması ile gerçekleşiyor. Bu şansın, devlet okullarına kıyasla doğru özel okullarda daha fazla ihtimalle yakalanabileceğine inanıyorum.

Alıntıdır. (Kaynak: Pinterest)

3. Ev ve İşyerine Yakınlık

Okula gidecek olan 3 yaşında bir çocuk olunca, okulun eve uzaklığını düşünmek de kaçınılmaz oluyor. Kaldı ki, biz yetişkinlerin bile yolda geçirdiği süre gereğinden fazla olduğunda, mutluluk seviyemizde ciddi bir azalma söz konusu oluyor. İstanbul trafiği artık öyle bir hal aldı ki, yoğun saatlerde 10-15 kilometrelik mesafeyi aşmak yarım saatten fazla zamanımızı alıyor. Bu sebeple, şu klişe benim için halen geçerli: “en iyi okul, eve en yakın okul.”

Okulun eve yakınlığından sonra, çalıştığımız yerlere mesafesi de önem teşkil ediyor. Bu sene okul servisi kullanmak istemiyorum. Bu yüzden, onu sabah okula bırakacak ve okuldan alacak olanlar bizler olacağız. Bu da okulun, çalıştığımız yerlere de yakın olması gereğini doğuruyor. (Demiştim ya, bu olay gerçekten çok bilinmeyenli bir denklem.)

4. Okula Giriş ve Çıkış Saatleri

Okul seçerken dikkatle üzerinde durduğum diğer bir konu ise, okulun hangi saat aralığında açık bulunduğu. Çoğu okul, iki ebeveynin de çalıştığını göz önünde bulundurarak okul saatlerini nöbetçi öğretmenler eşliğinde uzatabiliyor. Sabah saat 7’den akşam 19.30’a kadar açık olan okullar var. Çocuğu bu kadar uzun süre okulda tutuyor olmak, çocuk açısından elverişli olmayabilse de, çalışan ebeveynlerin halinden de anlamak gerek. Umuyorum ki, benim daha kısa bir saat aralığına ihtiyacım olur ama her duruma karşı okulun 8.00-18.00 saatleri arasında mutlaka açık olması gerekiyor.

Alıntıdır. (Kaynak: Pinterest)

Ebeveynler için okul seçimi, başlı başına bir süreç. Tanıdığımız tüm anne babalara haber salıyor; tecrübelerini paylaşmalarını istiyoruz. Forumları hatmediyor, Google’da arama rekorları kırıyoruz. Okul seçiminin ise yanlışı doğrusu yok. Çocuğumuz için yaptığımız her seçim gibi bu da, annenin babanın perspektifi ile, beklentileri ile, çocuğunu tanımaları ile örtüşüp gelişen bir süreç. Bu nedenle tavsiye ve yorumlardan yola çıkarak ön bir liste yapmak çok güzel, ama sonrasında listelenen okullarla bir bir görüşülüp, okulun değerleriyle velinin benimsedikleri arasında fark olup olmadığının üzerinde iyiden iyi düşünmekte fayda var.

Okulla ilgili söyleyecek sözlerim kolay kolay tükenmeyecek. Bu yazı, bir yazı serisinin ilk kısmı, sonraki yazılarda görüşmeye gittiğim okulları, deneyim ve gözlemlerimle birlikte aktarmaya çalışacağım. Bu yazıları yazıyor olmamdaki amaç, ebeveynlere ek bir görüş, alternatif bir düşünme yolu sağlamak aslında. Diğer anne babaların blogları en çok burada işime yaradı benim. Umarım okuyanlar da aynı şekilde fayda görürler ve her şeyiyle en uygun okulu bulup kolayca karar verirler. ❤

Sevgilerimle. BV.

Genel

2019’dan 5 Tane Kitap Önerisi

İki bin on dokuz’u çok sevmemin ve huşu içerisinde uğurlamamın bir sebebi kitap okuma alışkanlığı edinmiş olmam. Kendi yaşantımın koşturmacasını ve yeni alışkanlık edinme kabiliyetimi düşündüğümde, bu sene okuduğum kitaplardan oluşan minik kule göğsümü kabartıyor.

Okuduklarımın hepsinin kendi alanında şaheser olduğunu söyleyemem. Açıkçası bir iki tanesini kütüphanemden eksilsin diye okudum. Bir kaçı da sayfa sayısını 200’ü bulmayan kitaplar, hadi onu da itiraf ettim. 🙂

İnce veya kalın, edebi veya çıtır çerez, her kitap kendine has bir renk ve koku taşıyor kendi üzerinde. Kitapların kapaklarını açıp, sayfalara parmaklarınızı sürttükçe o koku ve renk size bulaşıyor. Böyle böyle sayfalar çoğaldıkça, kitaplar arttıkça üzerinizde o kokudan öyle bir harman oluşuyor ki, başka başka çiçeklerden elde edilmiş nadide bir parfüm sıkılmış gibi oluyor üzerinize. Renkleriniz gökkuşaklarını kıskandırıyor.

2019 kitap zengini bir yıl olunca, okuduklarımdan özenle seçtiklerimi ve onlardan edindiğim notları paylaşmam da kaçınılmaz oldu. Olur da bildiğiniz kitaplara denk gelirsek, sizin fikirlerinizi duymaktan da çok mutlu olurum. Kitap okumaktan biraz daha keyifli bir şey varsa, o da okunan hakkında başkalarıyla fikir teatisinde bulunmak.

1.Bir Ömür Nasıl Yaşanır?, İlber Ortaylı
2019’a ilişkin yeni yıl kararlarımdan biri, yeni kitap almayıp kütüphanemdekileri eritmekti. Sonra şansa bak ki, İlber Hoca tuttu, tüm hayat tecrübelerini, gezdiği yerleri, dinlediği müzikleri anlattı ve bu bir kitap haline geldi. Şimdi ben de alıp o kitabı okumaz mıyım… Kitabın kapağını görünce, iki saniye bile kararımın karşısında duramadım.

Üniversite’de öğrenciyken bir gün okulumuza söyleşiye gelmişti İlber Hoca. Söyleşiyi organize eden sosyal bilimlerden bir etkinlik grubuydu. Toplumların dönüşmesinden, modernizmin etkilerinden konuşulduğunu hatırlıyorum. Sonra neden olduğunu hala anlamadığım bir şekilde, orta sıralardan bir öğrenci İlber Ortaylı’nın aslında o an hiç de konuşmakta olmadığı bir şeyle ilgili bir sürü eleştiri cümlesi sarfetti. Üslubu sert değildi ama, eh, pek saygılı da sayılmazdı. Ön sıralarda oturan hocalar sinirle ayağa kalktı, öğrenciyi görmek istedi, kimileri yerinde kabardı. İlber Hoca da tık yok. Çocuğu dinledi derin bir sessizlik içinde. Ön sıradaki hocalardan bir ikisi çocuğu dışarı çıkarmaya meyletti sonra. Derken sessizliği İlber Hoca bozdu. Ayağa kalkıp avuçlarım patlayıncaya kadar alkışlayasım gelmişti. Değil ki, bilgisi için. Muhtemelen karşısındakinin yaşının iki katı kadar akademik geçmişi vardı ve saygısızlıkla karşılaşmıştı. Buna rağmen öğrenciyi dinlemiş, tepkinin nedenini anlamış ve her tarafından bilgi taşan bir paketi çocuğun kucağına nazikçe bırakmıştı. İlber Hoca hayata dair ne söylerse kulağımda küpedir, ne yazsa başucumda durur.

2.Benim Hikayem, Michelle Obama
Bu kitabı okumadan önce değil Michelle Obama, Başkan Obama ile ilgili de elle tutulur bir bilgim, düşüncem yoktu. Biyografi okumayı seviyorum, bu kitabın sayfalarında göz gezdirdiğimde idealist, ilgili bir anne baba tarafından yetiştirilmiş bir çocuğun, çevrenin tüm olumsuzluklarına karşın eğitimini tamamlayıp kariyerini kurmasından bahsedildiğini gördüm, ilgimi çekti. Kitabı okudukça, kariyerini çocukları uğruna terk eden bir kadının, First Lady olduğunda gürültü patırtıdan uzak yetiştirdiği kızlarını hayata hazırlama çabasını öğrendim.
Ağabeyi basketbolla ilgilendiğinde daha fazla zıplama alıştırması yapsın diye, babasının kapının üstüne bozuk paralar bırakması fikri çok hoşuma gitti. Zaman zaman arabayla uzun yolculuklara çıkmalarını, bu araba yolculuklarının aslında içten içe aileye yakınlaşma fırsatı tanıdığı düşüncesini de çok yakın buldum.

3.Alışkanlıkların Gücü, Charles Duhigg
Kitabın her yeni bölümünde, neden şimdiye kadar okumadığıma eseflendiğim bir kitaptı Alışkanlıkların Gücü. Çok, çok güzel. Alışkanlıklarımızın beynin hangi bölgesinde oluştuğundan tutun da, bir davranışın nasıl alışkanlığa dönüştüğüne kadar, alışkanlığa dair her tür bilgiyi edineceğiniz bir referans kitap. Alışkanlıklarla ilgili akademik bilgileri edindikten sonra, deneysel örnekleri ve bu örneklerin gerçek hayata nasıl adapte edildiğini de öğreniyorsunuz -tam bir bonus-. Gerçek insan davranışından örnekler, organizasyonel örnekler, şirketlerin başarısını arttıran veya onların çökmesine sebep olan örnekler… Kitapta altı çizilmedik cümle kalmadı, tam bir referans kitabı ve bir kere okumanın asla yetmeyeceğini düşünüyorum.

Kitabı okuyunca, kendi alışkanlıklarınızın farkına varabilir hale geliyorsunuz. İyi alışkanlıklar kazanmak için hangi adımları atmanız gerektiğini, size fayda sağlamayan kötü alışkanlıklarınızı ise nasıl değiştirebileceğinizi anlıyorsunuz. Bu kısım, üzerinde çalışırsanız kişisel gelişiminize fayda sağlayabilir. Bundan da öte kitap öyle bir derya ki, beynimizin çalışma şekline, bir takım bilimsel verilerin şirketlerin ve organizasyonların lehine nasıl kullanıldığını size öğretiyor. Kitabı en çok bu yüzden sevdim sanırım: kişisel gelişime destek verirken, gerçek hayatta karşılığı olan olanca şey öğrettiği için…

4.Çocuklukta İhmalin İzi: Boşluk Hissi, Jonice Webb
Bu, tam da “bir kitap okudum, hayatım değişti” türünden bir kitap. Kişinin, hayat stabil akıp giderken durduk yere hissettiği duygu dalgalanmalarının nedenlerini, birebir örneklerle birlikte açıklığa kavuşturmayı amaçlıyor. Kitabın adında geçen “Boşluk Hissi” aslında her şey iyi güzel hoş da, içimde bir garip duygu var söylemlerini çok güzel özetlemiş.

Ebeveynler, çocuklara davranışı bakımından üç farklı gruba ayrılarak değerlendirilmiş. Birincisi, çocukların fiziksel ihtiyaçları kadar, duygusal ihtiyaçlarına da cevap veren; çocuklarını hissettiklerini tanımlamaya yönlendiren farkındalığı yüksek ebeveynler. İkincisi, çocuklarını duygusal olarak gözetmeyen, ilgisiz, yani özetle kötü ebeveynler. Bu iki ebeveyn türünden birine sahip çocuk, ebeveyni iyi veya kötü olarak etiketlendirip, bu iyilik ve kötülük haliyle istikrarlı bir şekilde hayatını sürdürebilirken, üçüncü ebeveynlik türüne sahip ebeveynlerin çocukları farklı bir şekilde kaos yaşıyor. Onlar, çocuğunun üzerine titreyen, iyi yürekli; ancak çocukların duygusal ihtiyaçlarını yok sayıp gerekli önemi göstermekten aciz kalabilen ebeveynlerin çocukları… Bu tür ebeveynlere sahip çocuğun hayatı bir kanaviçenin arkası gibi: düğüm düğüm. Çocuk okulda bir zorbalıkla karşılaşıyor, üzgün, hayalkırıklığı yaşamış ve öfkeli. Bu durumu çok sevdiği anne babasına anlatıyor. Anne babası, onu seviyor, ama çocuğun o an yaşadığı duyguları ona tanıtmıyor. Çocuk için çok taze olan bu hisler, tanımlanıp açığa çıkarılmadığı için çocukta karmaşa yaratıyor. Çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda ise, benzer hisleri doğuran veya hatırlatan olaylar yaşadığında aynı karmaşaya gömülüyor ve bu bazen içine kapanmalara; bazen bitmek bilmeyen atalete bazense etrafındaki kişileri de aynı girdapa süreklemeyle sonuçlanabiliyor. Çocukluktan gelen ihmal izlerinin neticesinde, yetişkinlik hayatında duygusal zorluk yaşayanlar için kitabın son bölümünde yapılabileceklerden bahsedilmiş. Duyguları tanımlayabilmek için bir duygu sözlüğü bile yer alıyor.

5.Slight Edge, Jeff Olson
Slight Edge kitabı, zamanında dilimize Keskin Kenar olarak kazandırılmış ancak, baskıların tümü tükenmiş. Yeni baskısı da bildiğim kadarıyla yok, bildiğim tüm kitap satıcılarında aradım bulamadım. Kitabı orijinal dilinde okudum mecburen. Kitabın üzerinde durduğu nokta, çok bariz ve aslında basit olduğu için, ortalama ingilizceme rağmen, benzer cümlelere metinlerde rastgele gele konunun özünü kavrayabildim diyebilirim. 🙂

Hayatta bildiğimiz her şey bir hareket halindedir; dünya döner, atomlar titreşir… Durdum, bekliyorum diye bir şey yoktur diyor yazar; eğer ileriye doğru hareket etmiyorsanız, bu geriye gidiyor olduğunuza işarettir diyor. Kitap her bir gün, kimse tarafından fark edilmeyecek minik adımlar atmanın belirli bir süre sonra birleşerek, büyük sonuçlar doğuracağı üzerinde duruluyor.

Hepimiz zaman zaman belirli hedef ve amaçlara güdüleniyoruz. Bu doğrultuda irili ufaklı kararlar veriyoruz. Ortada hiçbir şey yokken, hedefimiz bizden bir hayli uzak olduğunda bu kararları uygulamak çoğunlukla yorucu ve bazen can sıkıcı olabiliyor. Sonra büyük resme baktığınızda, her bir ufak çabanın, durgun ve sessiz bir göle atılmış minik bir çakıl taşı gibi daireler oluşturduğunu görüyoruz. Bir daire, sonra bir daire daha… Nihayetinde, gölün tüm yüzeni kaplayan koca koca daireler. Artık gölünüz o kadar da sessiz veya durgun değil.


2019 senesinin sonlarına doğru başladığım ve devam ettiremediğim yazımı sonunda burada paylaşabilmekten çok mutluyum. Umarım bu kitapları ve içeriklerini yararlı bulursunuz. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle.

Sevgiler. BV.

BLOG

Fazla Analizden Paralize Olmak*

*İngilizce Analysis Paralysis kavramından esinlenilmiştir.

Uyanıp yataktan kalkıyorum. Pencere, perde ne varsa sonuna kadar açıyorum. Yüzümü güneşe dönüyorum, güneşin orada bir yerde olduğunu varsayarak, aslında döndüğüm bitişiğimizdeki koca apartmanın duvarı. Bulutlar dağılmış, hava tertemiz ve ısırgan bir soğuk. Canlandırıyor beni. İçime her şeyi yapıp tamamlamaya kâdir bir his doğuyor. Ta-taaa haydi başlayalım! Önümde koc-ca bir gün, yehhu…

Ne yapsam bugün? Güne nasıl başlamalı bir kere? Afilli bir sofra mı hazırlamalı şöyle, yoksa bir tost yapıp köşeye mi çekilmeli. Karar verdim, kahvaltı faslını çok uzatmayacağım. Gidip iki dilim ekmek çekiyorum aradan ve arasına koyacak bir şeyler aranıyorum. Şimdi de aklım ballı kaymaklı kahvaltıda kaldı… Aman her neyse, karnım doydu zaten. Gideyim şu berrak sabah zihnimle bir yazı yazayım, aklımda içerikler silsilesi…

Acaba hangi konuda yazsam… Hım.. O olmaz, gündemi geçti artık o konunun. Şu konu iyi aslında, ona bir başlasam ben?… Ama bir hikaye oluşturmak lazım, görsel de bulmak gerek. Hangi hikayeyi anlatsam acaba?… Evet, o geçenki hikayeyi derinleştirebilirim. O geçen okuduğum kitaptan da alıntı yapsam?… Ya da yapmasam. Bir sıkıntı geliyor. Bak sıkılacağım şimdi. Sıkılacağım, sıkılıyorum ve sıkıldım! Neyse bugün yazasım yokmuş. Gideyim bir iki sayfa bir şeyler okuyayım bari. Zihnim açılır, iyi olur.

Hangisini okusam acaba? O okuduğumdan çok sıkıldım, uykumu getiriyor. Şu romana başlasam mı? O roman, bana pek bir şey katmacak. En iyisi, o tavsiyeyle aldığım kitaba göz gezdireyim. Kalem kağıt da getireceğim dur. Bak bu yazılan şey çok iyi, tam beni anlatıyor. Bunu not edeyim ben, mutlaka hayatıma entegre etmeliyim bu hadiseyi. A-ha, işte! Bende eksik olan şey buymuş. Tamam bunu da yazdım deftere. Acaba bu konu için nasıl bir adım atmalıyım hayatımda? İngilizcemi geliştirebilirim mesela, ne zamandır istiyorum. Kursa mı gitsem, konuşmak için anadili Ingilizce olan birini mi bulsam?… Hımm… Sonra da yüksek lisans yaparım, iyi olur. Dur bakayım istediğim programa girmek için hangi nitelikler aranıyormuş. Ya da önce bir terfi edeyim de, sonra düşünürüm ingilizceyi de yüksek lisansı da… Aslında ne var biliyor musun, hiçbir şey yapmak istemediğime karar verdim. Zaten günümün yarısı bitti ve karnım da çok acıktı!

Şimdi birisi çıksa gelse ve dese ki size:
Haydi kalk ayakkabılarını giy ve dışarı çık.
Tamam dışarı çıktınız, şimdiyse sadece yürümeniz gerekiyor.
Ona da peki… Başlıyorsunuz yürümeye. Yürüyor, yürüyorsunuz. Yol bu, bitmiyor. Daha ne kadar yürüyeceğim diyorsunuz, cevap yok. Nereye kadar yürüyeceğim diyorsunuz, yine cevap yok. Neden yürüdüğünüzü merak ediyorsunuz ve yine, yine cevap yok. Sadece yürüyorsunuz. Dakikalarca… Artık bacaklarınız yorulmaya başladı. Bu yorgunluğunuz yetmezmiş gibi, üstüne ne yaptığınızı bilmiyor olmanızdan mütevellit asabınız bozuldu. Çok çok yoruldunuz ve çöküverdiniz bir köşeye.

Sizi herhangi birinin bu duruma sokmasına izin vermezsiniz. Siz de amaçsızca, varacağınız yeri bilmeden veya ne kadar süreyle yürüyeceğiniz bilgisine sahip olmadan kendinize bunu yapmazsınız. Ancak, bir şey üzerinde hiçbir adım atmaksızın gereğinden fazla düşündüğümüz her defa, zihnimize aynen böyle davranmış oluyoruz. Zihnimizi, yorulmaktan bihaber atlar gibi koşturuyoruz. Sonunda, zihnimiz o kadar yoruluyor ki, bir süre sonra işlevsiz bile kalabiliyor. Zihinlerimiz de tıpkı bacak kaslarımız gibi enerji tüketirler ve sonunda bitap düşerler. Uzun ve tempolu bir yürüyüşün sonunda, A noktasından B noktasına varabilmişsek tatmin duyarız. Bu tatmin duygusu, yorulan vücudumuz için anestezik etki yaratır. Zihni ise olabildiğinde yorup akabinde ufak da olsa bir adım atmamışsak, zihnin yorgunluğu üstüne bir de edilgenlik hissi eklenir ve zihin çöker: paralize olur.

Koşulların olgunlaşmasını beklemek veya durumu etraflıca bir düşüneyim demek, risk faktörünü minimize etmekle ilişkilendirilebilir belki. Garanticilikten de sayılabilir. Bu, iyi niyetli yaklaşımlara şu iki şey cevap olabilir:
1)Bir adım attığınızda en kötü ne ile karşılaşabilirsiniz? En kötü senaryoyu zihninizde oynatabiliyorsanız, hatta bu hikaye üzerine hayatta kalma alternatifleri geliştirebiliyorsanız adım atmaktan da çekinmeyebilirsiniz.
2)Atmam gereken adım bu kadar büyük mü? Atacağınız adımın karşılığı büyükse, geri dönüşü nispeten imkansızsa; adımları küçültmeyi deneyebilirsiniz.

Atalarımız çalışan demir pas tutmaz demiş; Nike ise “just do it”* … Hareket halinde olanın, her zaman hareketini korumaya meyilli olacağına dair bir tabiat yasamız var. Kayıp Balık Nemo filminde, Baba balık Marlin ile kısa süreli hafıza kaybından müzdarip Dory’nin çok sevdiğim bir diyalogu var. Korumacı karakterli Marlin’e Dory şunu söylüyor: “Küçük Nemo’ya bir şeyler yapması için izin vermezsen, o zaman da ona hiçbir şey olmaz.” Sizden başka kimse tarafından fark edilmeyecek minik adımlar atmak; size sonunda her şeyi tamamlayabileceğinize dair güç ve güven verir. Fazla doz analizin paralize edici etkisindense, bu gücü ve güveni elde edebilmek için sadece yapın. Bebekliğimizde iki elimizle kendimizi yukarı çekip sayısız kez popomuzun üstüne düşmeseydik, şu an iki ayağımızın üzerinde duramazdık. Kendimi yukarı tek elle mi çeksem, sabah mı yapsam akşam mı yapsam, biraz büyüyüp de mi denesem acaba diye bir an olsun düşünmedik bile. 🙂
(*sadece yap).

Sevgilerimle. BV.

BLOG

Batarken Güneş Ardında Tepelerin, Veda Vakti Geldi Bu Senenin…

Bir blog oluşturmaya 2019’un başlamasına günler kala karar vermiş; başlangıcı da bir yeni yıl yazı dizisi ile yapmıştım. Üstünden nasıl bir hızla son günlerine eriştiğimi anlamadığım koca bir sene geçti. Bugün, tıpkı blog başlangıcında olduğu gibi, yine bir yeni yıl yazısı ile buradayım. Uzun, çoook uzun bir aradan sonra, merhaba. 🙂

Bu yılın nasıl geçtiğini anlamadım desem de, derin bir nefes alıp “sahi bu yıl nasıl geçti?” diye sorduğumda kendime, bir yanıtlar silsilesi ile karşılaşıyorum. Bir sürü anı, yaşantılar, yeni zevkler, yeni insanlar, öğrenilenler hücum ediyor zihnime… “Peki…” diyorum, “sadede gel, nasıldı sonuç olarak?” İlk önce koca bir ehhhh çıkıyor ağzımdan.

Neden? Fransızcayı şakır şakır konuşamayıp 38 bedene düşemediğim için mi?
Yani
Yani ne?
Yani tamam iyi şeyler oldu da, o her şeyin mümkün olduğu büyük sene de olmadı sanki.

Bu konuşmanın sonucunda kendi kendimi ikna ediyorum ve iç sesimle birlikte 2019’u A artı ile geçirmeye karar veriyoruz. Yakın bir zamanda Steve Jobs’ın şöyle bir yazısına denk geldim, bir parçasını alıntılıyorum:

17 yaşımda iken, “Her günü son gününüzdeymiş gibi yaşıyorsanız, bir gün mutlaka haklı çıkarsınız.” şeklinde bir yazı gördüm. Okuduktan sonra oldukça derin bir etki bıraktı bende. O zamandan beri geçen 33 yıl boyunca her sabah, aynada kendime “Bugün hayatımın son günü olsaydı, bugün yapacağım şeyleri gerçekten de yapmak ister miydim?” sorusunu sordum.Cevaplarım hemen hemen her gün “hayır” olmaya başladıkça, bir şeyler değiştirmem gerektiğini farkettim. Yakın zamanda ölebileceğimi hatırlamak, hayattaki en büyük seçimleri yaparken sağlayan önemli bir araç oldu.

Steve Jobs’ın bu yöntemini 2019’un tamamına uyguladığımda, yani; 2019’un hayatımın son senesi olsaydı da, aynı şekilde geçirir miydim acaba? sorusuyla haşır neşir olduğumda, kocaman bir “evet” cevabı yükseliyor yüreğimden. Elimdeki tüm fiziki imkanları kullandığım, zihnimin inceliklerine ulaştığım bir sene geçirdim. Keramet 2019 başlamadan aldığım kararlarda mı yoksa yaşımda mı gerçi, emin değilim. 🙂 Şu yaşımın bilgeliğine yirmili yaşlarımın başında sahip olmadığıma hayıflanmadan edemiyorum. (Bunlar ki hem enerji, hem zaman bakımından zengin olduğum yaşlar. Hani sadece kendimden sorumlu olduğum, aldığım kararların sadece beni etkilediği zamanlar. 🙂 )

Karar alma ve hedef koyma sadece yeni yıl öncesi ile sınırlı kalmadı. Yıl boyunca yeni hedefler oluşturdum, hedefleri ölçeklendirdim. Bir yükseldim bir düştüm ve yaşadım bu hayatı. 🙂 Kitap okumak gibi şahane bir alışkanlık edindim. Kitapları oldum olası sevdim, çok kitap satın aldım, okudum da… Fakat, bu kadar sistematik bir şekilde hiçbir zaman okumamıştım. Artık beynimin farklı bir merkezi karar veriyor okumaya. Gidip kitabı alıyor, sayfalarını açıyor, dışarı çıkıyorsam hooop, çantama bir kitap atıyor filan. Çok seviyorum bu durumu. Yılın 365 gününün 365 günü okumadım elbet; lakin, okumamı engelleyen durum her ne ise; o ortadan kalkınca yine avucuma düştü bir kitap.

Ve geldik 2020’ye. 2020. Yirmi-yirmi. Söylenişinde bile bir büyü, bir gizem saklı. “O” sene, “bu” sene midir o zaman? Hani şu büyük vuruş senesi?… Biliyorum ki; “o” sene, “bu” sene de değil. 2020, sayıların uyumlu bir kombinasyonu o kadar, çok da şey yapmamak lazım. 🙂 2020’nin muhtemelen 2019’dan, 2018’den veya 2021’den pek bir farkı olmayacak. Hiçbir sene yoktur ki gökten zembille hedeflerimizi, hayallerimizi kucağımıza düşürsün. Bizim çalıştığımız, çaba sarfettiğimiz günler vardır sadece, o koca anlamlar yüklediğimiz yıllar içerisinde geçen… Sürekli olarak denediğimiz… Deneyip başarısız olduğumuz… Sonra kaldığımız yerden tekrar denediğimiz… Yakın bir zamanda, güzel bir cümle not ettim sevdiğim bir kitaptan: “Başarı bir sonuç değildir” diyor, “sürecin kendisidir.“Başarısızlık ise, bu süreçte vardığınız bir noktadır.” Bir durak yeri… Yapmak gereken, durakta fazla bekleme yapmayıp yavaş yavaş da olsa hareket etmek galiba. Zamanın görece hızının, dünyanın kendi etrafındaki dönme hızıyla mukayese bile edilemediği günümüz yaşantısında durmak, biraz lüks kaçıyor şu fani dünyada.

Bu yıl, geçen yıldan çok da büyük farklılık göstermeyen hedeflerimi kendime saklıyorum. (İsterseniz, bir önceki seneki hedeflerime şuradan erişebilirsiniz.) Onun yerine, bir dilek listesi bırakıyorum şuraya ve kalpten geçirilen tüm dileklerin gerçek olması temennisiyle yazımı noktalıyorum. Yeni yazılarda görüşmek üzere.

❤ Sağlık. Önce sağlık. Zihnen, bedenen ve ruhen sağlıklı olalım. Sağlığımızı sürekli gözeteceğimiz bir farkındalığa hep sahip olalım.
❤ Şükür. Şükretmenin önemini sayısız kez duyduk ama, sanıldığından daha fazla etkiye sahip bu davranışı hayatımızın bir parçası haline getirebilme bilgeliğimiz olsun. Şükrederken her ne kadar sahip olduklarımız için minnet duysak da, aslında bir o kadar da kabullenmeye güdüleniyoruz. Kendimizi, dünyamızı, çevremizde olan biteni, insanları sadece olduğu gibi kabullenmeye başlıyoruz. Bunun gerçekleşmesi demek, endişe, kin, nefret gibi olumsuz hislerden arınıp saf dinginlikle buluşmak demek.
❤ “An”da yaşamak. Geçmiş için yapılabilecek hiçbir şey olmadığı; geleceği kontrol edebilmenin de imkansız olduğu gerçeği hep aklımızda bulunsun. Elimizde sadece içinde bulunduğumuz an var. Yani “bugün”. 24 saat. 288 dakika… Bu anı nasıl yaşamaya karar verdiğinize göre şekillenecek gelmekte olan günler de. Küçük mutluluklarla, tatlı sohbetlerle, yeni şeyler öğrenmekle, birini mutlu edecek bir söz; içten bir tebessümle doldurulacak anlar diliyorum bol bol kendimize.

Şimdiden mutlu seneler. ❤ BV.

BLOG

Yol Hikayeleri

Geçen gün, yine şehirde boğucu bir sıcak. Güneş batmaya yüz tutsun, alıp kızı parka götüreceğim. Güneş battı batıyor ama sıcağı hala sıcak, kaldırımları kavuruyor. Kız arabada, ben arabasını itiyorum. Bir trafik lambasına denk geliyoruz. O lambayı da oldum olası sevmem. Yaya değil araba önceliklidir. Hani yayaya 15 saniye, arabaya 75 saniye geçme hakkı tanıyanlardan… Sabırsızlıkla lambadaki adamın yeşile dönmesini bekliyorum. Önümde bir başkası var: bir adamla, yaşının 4 civarı olduğunu düşündüğüm bir kız çocuğu. Çocuk sıkıldı. “Baba” diyor, “Hadi geçelim”. Babası, “Bak, şu karşımızdaki trafik lambası yeşile dönünce, arabalar duracak, o zaman karşıya geçebileceğiz.” Babanın bu açıklayıcı nazik tavrı karşısında çocuk susuyor. Eli babasının avucunda, gözleri lambada beklemeye başlıyor. Benim gibi… Sonunda lamba yeşile döndü. Lakin biz şehir insanıyız, öyle hemen lamba yeşile dönünce atlamayız, arabanın duracağını kim garanti edebilir ki? Bu güvensizlikle, ilk birkaç saniye karşıya kimse geçmiyor, ne olacağını bekliyoruz. Nitekim, öndeki ilk araba hiçbir şekilde yavaşlama belirtisi göstermiyor ve geçip gidiyor. Şaşırmıyor, sinirlenmiyorum. Fakat kız çocuğu oracıkta büyük hayal kırıklığına uğruyor. “Hani duracaklardı baba, araba durmadı geçti” diyor. Babası susuyor. Az önce yaptığı gibi tatlı tatlı açıklayamıyor olan biteni. Doğru kelimeleri bulamıyor belki de… Sonraki araba duruyor da karşıya geçebiliyoruz. Adam konuşmaya başlıyor, gerisini duymuyorum. Şimdi sinirliyim. Arabanın şoförüne kızıyorum. Bize yeşil yanarken geçtiği için değil, çocuğu şaşkınlığa uğrattığı ve babasını zor duruma soktuğu için…

~~~

Gözyaşları içinde “Ben yapamayacağım” diye feryadı basıp, yolun ortasında arabayı eşime bıraktığım günlerin üstünden çok geçti… Arabayı nasıl kullanmam gerektiğini anlamam bir evreka anı değildi. “Bu uzay gemisi değil, araba”, “Gaz, fren”, “İleri vites, geri vites” Gerisini çok da kontrol edemezsin. Biraz diğer şoförlere, çoğu Allah’a kalmış. “İki şey var. İlki yapman gereken şeyleri yaparak sürmek. İkincisi ise sürmek.” Çocuğun doğumuyla birlikte, araba sürmek annelik görevinin başlıcalarından oluyor zaten, ben de şoför nebahat’e evrildim. Yakın zamanda, tecrübelerimin arasına uzun yol şoförlüğünü de kattım. Nasıl da keyifliydi… Tek sorun karanlık çöktüğünde çizik gözlerimin farların ışığına zorlukla dayanabiliyor olması… Onun dışında, kızın oyuncaklarını ön koltuğa fırlatması, annemin arabadaki sınırsız catering servisi, çalma listeleri, “Yandex vs. Google Maps” molaları, Köprü Mcdonalds, (evet, burası artık Burger King, ama gelin bunu çocukluğuma anlatın 🙂 ) Metin Dinlenme Tesisleri, navigasyon anbean kalan kilometreyi gösterirken kilometreyi illa tabeladan kontrol etme çabaları ve kilometre çift haneye düştüğünde yaşadığımız mutlulukla geçen 12 direksiyon saati… Spotify’ın müzik radarının, bu yolculuktan sonra bana sunduğu çalma listesine hayran kaldım. Kırmızı balık, Nilipek, Evlerinin Önü Mersin, Arkadaşım Eşek… Arabadaki ahaliyi memnun etmek için çaldığım her telden onca şarkıdan sonra annem isyan etti. “Bu müzikler sıktı beni” dedi, “radyosu yok mu bu arabanın?“…. Her dediği şarkıyı bulup çalmam yetmedi, TRT radyosunda ısrarcı oldu. Telefon bağlantısını kesip, teybi açtım. Hayli bir aramadan sonra TRT FM’i bulabildim. Muhtemelen yeni çıkmış ismini bilmediğim bir pop şarkısını dinledik. Çok mutlu oldu, “ay dünya varmış” a bağladı. Başta hiçbir şey anlamadım. Hayır ben istese o şarkıyı da açardım ona, ne yani… Bir iki şarkı sonra bir aydınlanma yaşadım, bak bu tam bir evreka anıydı işte. Radyoda biraz… biraz şey vardı: Doğallık. Müziğin arkadan gelen hafif buğusunda, cızırtısında… DJ’in kanlı canlı sesinde. Sonra bir bilinmezliği vardı, görece esnekti: Bir sonra çalınan şarkıyı bilmemek, senin ellerinden değil de başka bir yerden çıkmış bir çalma listesi… Her şeyden öte nostalji vardı. Nostalji, Yunanca “nostos” ve “algia” kelimelerinden türetilmiş. “Yuvaya dönüş” anlamına gelen nostos ve “hüzün” anlamına gelen algia… Öyle ya bu annem için, üzerinde danteliyle duran kutu radyodan salonu dolduran sesti belki, benim için pili bitmesin diye kasetleri parmağımla sarıp dinlediğim walkmanimin bozuk frekans ayarı gibi… Dahası bu eşyalara sahip olduğumuzda yaşadığımız onca şey ve hissettirdikleriydi… Nihayetinde, radyo dinlemeyi unutmamaya karar verdim, daha fazla nostalji yaşayıp yuvama daha sık dönebileyim diye.

~~~

Uzun yolları teptik ve vardık güney sahillerine. 1997 senesinden beri buradaki evimize geliyoruz. Nelere şahit olmadı ki şuradaki palmiye? Yeni ekmişlerdi onu, şimdi neredeyse binanın 4.katına gölge veriyor. Şehir merkezine nispeten uzak oturduğumuz için, şoför nebahatlik burada da “tam gaz” devam ediyor. Denize gitmek için de çoğunlukla araba kullanmak zorundayız. Binlercesi gibi… 🙂 Buranın minik bir sahil kasabası olduğuna yaşım yetiyor, bu yeni haline alışmam zaman alacak. Neyse… Benim plaka okuma alışkanlığım var. Plaka okumak burada çok daha keyifli oluyor, tatilcilerin nasıl hayatlar yaşadıklarını tahmin etmeye çalışıyorum. Kimisi emekli, kimisi beyaz yakalı, kimi yakından gelmiş günübirlikçi, kimi buralı… Kimi çoluk çocuklu, kimi ikinci baharında. Kimi kampçı, bu aralar en çok onlara özeniyorum. 🙂 Diyeceğim şu ki: kaç gündür bu tatilci potporisinden bir tane korna sesi çıkmadı, pencereden el kol çıkaran filan da yok. Konu trafikse, lambaysa burada da mevcut onlardan. Burada birer melek kesilebiliyorsak, derdimiz neydi sevgili 34 plaka sahipleri? Dikkat ettim, şerit değiştirmek istediğimde üstüme sürmüyorlar. Işıkta bekliyorum dürtüklemiyorlar. Yavaş gitsem selektörleriyle beni kör bırakmaya çalışmıyorlar. Ütopya gibi. Bizi şehirde şeytanlaştıran, barut fıçısına döndüren şehrin kendisi mi sorusuna itti beni bu durum. Şehir faktörü ortadan kalkınca, içine iki yeşillik, biraz deniz ve bolca tatil eklenince huzur kelebeklerine mi dönüyoruz? Gerçekte hangisiyiz peki? Esasen çok tatlı huyluyuz da şehrin kaosundan, bizi tüketen hayatlarımızdan mütevellit mi ateş püskürüyoruz? Yoksa, içimizdeki sertliği denizin kumuyla mı törpülüyoruz?

Anlamadım ben bu işi. Yani birisi iyiyse iyidir, kibarsa kibar. Cömertliği de, nazikliği de evrenseldir, karşısındakinin kim olduğundan bağımsızdır, zaman ve mekan gözetmez. İnsana inanır ve insanı sevmeye meylederim. Bir insanın en ufak bir iyilik göstergesi, yüceltilesidir bana göre. Göle atılmış minik bir taş gibi hani, büyüye büyüye gölü etkisi altına alan… Böylesi insan basbaya iyidir de, işte, maske takıyor bazen. Rahat kaçabilmek için Dali maskesini takıyor veya savaşabilmek için Zorro oluyor. Savaş ya da kaç, yetişkin dünyasının başlıca işi ve bizi yataktan kaldırıp gün boyu ayakta tutuyor. İşin buraya kadar olan kısmı bile yeterince çetrefilli ve yıpratıcı iken; bir de maske takıp, kim olduğumuzu unutma riskini almak insanın kendine en büyük eziyeti değil de ne? Bizi bizden, kimliğimizden alıkoyan her ne ise, onu tanımlayıp dönüştürmeli; yapamıyorsak da ondan uzaklaşmayı denemeye değmez mi? Bu şekilde hafifler insanın yükü, iki kaşın ortası bu şekilde rahatlar. Hayatın kendisi, belki o zaman bir tatile dönüşür. Hatta, hayat bayram olur.

Sevgilerimle. BV.